Dijital Kitaplık Logo

Dijital Kitaplık

Kitap Alıntıları ve Dijital Kitaplık

📜

Halka Duyurulur

Yükleniyor...

⚜️

✨ Kar amacı gütmeyen bir ekip tarafından okur ve yazarlar için oluşturuldu.

🌟 Kitapların paradan daha değerli olduğu bir okur topluluğu. Ömür Boyu Ücretsiz ve Reklamsız!

Ücretsiz Kayıt Ol
Körlük Gözde Değil, İnsandadır... Sivas’ın Kangal ilçe - Jose Saramago | Dijital Kitaplık
Körlük: 1998 Nobel Edebiyat Ödülü

Jose Saramago

Körlük: 1998 Nobel Edebiyat Ödülü

"Körlük Gözde Değil, İnsandadır...
Sivas’ın Kangal ilçesine ilk kez gidiyordum. Çocukluğumdan beri adını duyduğum, dünyanın en güçlü çoban köpeklerinden biri olarak gösterilen Kangal köpeklerini yerinde görmek istiyordum. Fotoğraflarına defalarca bakmış, haklarında onlarca yazı okumuştum. Fakat bazı şeyler uzaktan öğrenilmiyor. Bazı değerleri anlamak için onların bulunduğu toprağa basmanız gerekiyor.

İlçeye vardığımda ilk dikkatimi çeken şey bozkırın dinginliği oldu. Şehirlerin bitmek bilmeyen gürültüsünden sonra buradaki sessizlik insana yabancı gelmiyor, aksine yıllardır özlediği bir sesi yeniden duyuyormuş hissi veriyordu.

Kangal köpeklerini ilk gördüğüm an ise anlatılan hiçbir cümlenin onları tam karşılamadığını anladım.

Heybetleri yalnızca iri cüsselerinden gelmiyordu. Bakışlarında acele etmeyen bir güven vardı. Kendilerini ispatlamak zorunda olmayan canlıların huzuru... Sürünün etrafında dolaşırken attıkları her adım ölçülüydü. Gereksiz hiçbir hareket yapmıyorlardı. Güçlerini göstermek için saldırmaya ihtiyaç duymayan bir asaleti seyrediyordum.

Uzun süre onları izledim.

Sonra yürümek istedim.

İlçenin dışına doğru uzanan eski demiryoluna çıktım. Rayların üzerinde ağır ağır ilerlerken karşıma yıllardır ayakta duran Deliktaş Tüneli çıktı. Taştan örülmüş kemeriyle bozkırın ortasında sessizce bekliyordu. İçeri girdim.

Her adımda dışarıdaki gün ışığı biraz daha geride kaldı.

Tünelin serinliği yüzüme vuruyordu.

Ayak seslerim taş duvarlardan geri dönüyor, sanki önümde benden birkaç saniye önce yürüyen başka biri varmış gibi yankılanıyordu.

Tam tünelin ortalarına yaklaşmıştım ki uzaktan rayların titrediğini hissettim.

Ardından trenin sesi duyuldu.

Hızla duvara yaslandım.

Lokomotif yaklaştıkça karanlığın içini delen beyaz far büyümeye başladı.

Bir an...

Yalnızca bir an...

Bütün tünel o beyaz ışığın içinde kayboldu.

Refleksle gözlerimi kıstım.

Tren büyük bir gürültüyle önümden geçti.

Sessizlik yeniden tünele döndüğünde yürümek için yerimden ayrıldım.

Fakat bir tuhaflık vardı.

Gözlerim açıktı.

Ama karanlığı göremiyordum.

Her yer bembeyazdı.

Elimi taş duvara koydum.

Yavaş yavaş yürümeye başladım.

Birkaç dakika süren bu yürüyüş bana saatler gibi geldi.

İşte tam o anda aklıma José Saramago’nun Körlük romanı düştü.

Romanın ilk sayfalarında ansızın beyaz körlüğün içine düşen o adam...

Ben onun yaşadığı dehşetin yalnızca birkaç dakikalık gölgesini yaşıyordum belki ama zihnim çoktan romanın içine girmişti.

Tünelin çıkışındaki gün ışığına ulaştığımda beyazlık yavaş yavaş azalmaya başladı.

Yine de gözlerimi tam açamıyordum.

Yarı açık gözlerle yürümeyi sürdürdüm.

Bir süre sonra küçük istasyona ulaştım.

Peronda kimse yoktu.

Eski ahşap banklardan birine oturdum.

Gözlerimi tamamen kapattım.

Beyazlığın geçmesini beklerken, zihnimde başka bir yolculuk başladı.

Sessizliğin içinden önce Ravi çıktı.

Sonra Münzevi.

En son Hiç...

Üçü de karşıma geçip oturdu.

Gözlerim hala kapalıydı.

Ama onları bütün ayrıntılarıyla görebiliyordum.

Derin bir nefes aldım.

Ve konuşmaya başladım.

İlginçtir... Az önce Deliktaş Tüneli'nin içinde birkaç dakika boyunca yaşadığım o beyazlık, bana Saramago'nun Körlük romanını yeniden okutmuş gibi hissettirdi. Kitabı okurken fiziksel körlüğü anlamaya çalışıyordum. Az önce ise bunun yalnızca başlangıç olduğunu fark ettim. Çünkü Körlük, gözlerini kaybetmiş insanların hikayesi değil. Görme yetisi yerinde olduğu halde vicdanını, merhametini ve insanlığını kaybeden insanların romanı...

Romanın ilk sayfalarında sıradan bir trafik ışığında başlayan olay, birkaç bölüm sonra yalnızca bir salgının değil, medeniyet denilen yapının ne kadar ince ipliklerle ayakta durduğunu gösteriyor. Hepimiz yaşadığımız toplumun sağlam temeller üzerine kurulduğunu düşünüyoruz. Hukukun, ahlakın, eğitimin ve düzenin bizi ayakta tuttuğuna inanıyoruz. Oysa Saramago tek bir soru soruyor.

Ya bütün bunlar yalnızca şartlar elverişli olduğu sürece varsa?

İşte roman tam burada başlıyor.

Kitabın en sevdiğim taraflarından biri, okuru olayların peşinden koşturmaması oldu. Sayfaları çevirmek için cinayetlere, gizemlere ya da büyük sürprizlere ihtiyaç duymuyor. Onun yerine insan psikolojisini önünüze koyuyor. Bir insanın korktuğunda nasıl değiştiğini, aç kaldığında hangi sınırlarını kaybettiğini, güç eline geçtiğinde nasıl başka birine dönüştüğünü gösteriyor.

Üstelik bunu tek bir kişiyi suçlayarak yapmıyor.

Romanın hiçbir yerinde bana göre tamamen iyi ya da tamamen kötü bir karakter yok.

Şartlar değiştikçe insanlar da değişiyor.

Belki de yazarın en acımasız cümlesi hiç yazmadığı cümle.

Hepimize sessizce şunu düşündürüyor.

Ben olsaydım ne yapardım?

İşte kitabı güçlü yapan da bu.

Okurken sürekli başkalarını değerlendirmeye başlıyorsunuz. Sonra fark ediyorsunuz ki yazar sizi başkalarını yargılamanız için değil, kendinizi sorgulamanız için o sayfaların içine almış.

Bir başka dikkatimi çeken nokta ise karakterlerin isimlerinin olmamasıydı.

İlk Kör Adam...

Doktor...

Doktorun Karısı...

Koyu Renk Gözlüklü Genç Kadın...

Siyah Bantlı Yaşlı Adam...

İlk başta bunun okuma hızını düşüreceğini düşündüm. Tam tersine, roman ilerledikçe bunun ne kadar doğru bir tercih olduğunu anladım. Çünkü isim verdiğiniz anda karakter tek bir insana dönüşüyor. İsimsiz bıraktığınız anda ise herkes olabiliyor.

Belki de o yüzden roman bittikten sonra karakterlerin yüzlerini değil, davranışlarını hatırlıyoruz.

Bir süre sustum.

İstasyondaki sessizlik konuşmamın sonunu bekliyormuş gibiydi.

İlk sözü Münzevi aldı.

Ben en çok Doktorun Karısı üzerinde durdum.

Onun sesi her zamanki gibi sakindi.

Roman boyunca herkes bir şey kaybediyor. Kimisi gözlerini, kimisi cesaretini, kimisi insanlığını... Ama Doktorun Karısı'nın kaybettiği şey çok daha ağır. O, görmeye devam ettiği için masumiyetini kaybediyor. Çünkü gördüğü hiçbir şeyi unutamıyor.

Bir insanın her şeyi görebilmesi, bazen en büyük cezadır.

Düşünsene...

Etrafındaki herkes karanlığın içinde yaşarken yalnızca sen gerçeği görüyorsun.

İnsanların nasıl değiştiğini...

Açlığın nasıl bir canavara dönüştüğünü...

Merhametin nasıl yavaş yavaş yok olduğunu...

Üstelik bütün bunları durduracak gücün de yok.

İşte Doktorun Karısı bana göre romanın kahramanı değil.

Vicdanıdır.

Roman boyunca insanlığın tamamen ölmediğini bize hatırlatan son kişidir.

Ravi hafifçe öne eğildi.

Ben Doktor karakterini farklı okudum.

Hepimiz bilgiye çok güveniyoruz.

Bir hastalık olduğunda doktora gidiyoruz.

Bir sorun olduğunda uzmanını arıyoruz.

Bilginin bizi kurtaracağına inanıyoruz.

Ama roman bize bilginin de bir sınırı olduğunu gösteriyor.

Doktor, mesleği gereği insanların gözlerini iyileştiren bir adam.

Fakat kendi gözlerini bile koruyamıyor.

İşte burada yazar çok ince bir şey söylüyor.

İnsan bazen mesleğinden daha küçüktür.

Hayatın bazı soruları diplomanın cevaplayabileceği sorular değildir.

Doktor bunu kabul etmek zorunda kalıyor.

Bence onun asıl trajedisi kör olması değil.

Çaresiz kalması.

Hiç gülümsedi.

Onun gülümsemesi her zaman yeni bir sorunun habercisiydi.

Siz hep sonuca bakıyorsunuz.

Ben başlangıca baktım.

İlk Kör Adam...

Bana göre romanın en önemli kişisi odur.

Çünkü her felaketin bir ilk tanığı vardır.

Kimse ona inanmaz.

Kimse başına geleni anlamaz.

O ise yalnızca ne yaşadığını anlatmaya çalışır.

Sonra bütün dünya onun yaşadığı yere gelir.

Hayatta da böyle değil mi?

Bazı insanlar felaketleri önce yaşar.

Diğerleri ise ancak sıra kendilerine gelince inanır.

Bir an sessizlik oldu.

Sonra Ravi bana döndü.

Sana bir şey soracağım.

Sor.

Romanın en ürkütücü tarafı neydi?

Hiç düşünmeden cevap verdim.

Körlük değildi.

Üçü de bana baktı.

İnsanların çok kısa sürede yeni düzene alışmasıydı.

İlk gün itiraz ediyorlar.

İkinci gün kabulleniyorlar.

Üçüncü gün ise yaşadıkları hayatı normal sanmaya başlıyorlar.

İnsan her şeye alışıyor.

Bu cümle bazen teselli gibi söylenir.

Bence korkulacak bir cümledir.

Münzevi başını salladı.

Ben de sana bir soru sorayım.

Sence romanda en güçlü karakter kim?

Bir an düşündüm.

Doktorun Karısı.

Ama güçlü olduğu için değil.

Güçlü kalmaya mecbur bırakıldığı için.

İnsan bazen seçerek değil, şartlar yüzünden güçlü olur.

Onun yaşadığı tam olarak buydu.

Hiç söze karıştı.

Peki en zayıf karakter?

Bana göre belirli bir kişi değil.

Vicdanını ilk kaybeden herkes.

Çünkü gözlerini kaybetmek insanın elinde değildir.

Vicdanını kaybetmek ise çoğu zaman kendi seçimidir.

Ravi gülümsedi.

Demek sen romanın merkezine körlüğü değil, ahlakı koyuyorsun.

Evet.

Çünkü beyaz körlük yalnızca bahaneydi.

Yazar başka bir şeyi anlatmak istiyordu.

İnsan, elinden denetim alındığında kim olur?

İşte roman boyunca cevap aranan soru buydu.

Bir süre kimse konuşmadı.

İstasyonun peronuna ince bir rüzgar sızıyordu. Rayların arasındaki boşluk, sanki konuşmalarımızın yankısını saklayan bir boşluk gibiydi. Gözlerim hala kapalıydı ama artık beyazlık gitmişti. Yerine daha ağır bir şey gelmişti düşünme hali.

Hiç sessizliği bozdu.

Siz romanı hep içeriden okudunuz.

Ravi başını çevirdi.

Ne demek istiyorsun?

Dışarıyı unuttunuz. Salgını değil, insanı konuştunuz. Ama salgın başladığında insanlar önce birbirine değil, dünyaya bakar. Kapılar kapanır. Askerler gelir. Kurallar değişir. Siz o kısmı neredeyse hiç hissetmediniz.

Bir an durdu.

Körlük yalnızca içeride olanların hikayesi değil, dışarıda kalanların da hikayesidir.

Bu cümle istasyona başka bir ağırlık bıraktı.

Ben araya girdim.

Haklısın. Aslında romanın en sessiz tarafı dışarısıydı. Ama Saramago bunu bilerek yapıyor. Çünkü dışarısı düzeni temsil ediyor. İçerisi ise düzenin çöktüğü yeri. Ve yazar bizi bilinçli olarak çöküşün içine sokuyor.

Münzevi başını hafifçe kaldırdı.

Çöküş dediğin şey bir anda olmaz.

Evet.

Önce insanlar birbirine güvenmeyi bırakır.

Sonra kurallar anlamını kaybeder.

En sonunda insan, insan olmaktan vazgeçer.

Ravi sözü aldı.

Ama romanın en çarpıcı yanı şu Kimse “ben kötü olacağım” demiyor.

Hiç kimse.

Herkes “hayatta kalmalıyım” diyor.

Bu cümle ağırdı.

Çünkü bütün romanı tek bir cümleye indiriyordu.

Hiç araya girdi.

Peki hayatta kalmak, her şeyi haklı çıkarır mı?

Bu soru havada asılı kaldı.

Ben cevap vermedim.

Çünkü romanın en rahatsız edici kısmı tam da burasıydı.

Haklılık ve hayatta kalma arasındaki çizgi.

Çok ince.

Bazen hiç yok.

Ravi istasyona baktı.

Doktorun Karısı meselesine geri dönmek istiyorum.

Münzevi başını salladı.

Onun yükü sadece görmek değil.

Ne peki?

Görülen şeyle yaşamak zorunda olmak.

Ravi devam etti.

Kör olanlar unutabiliyor. Görmeyenler alışabiliyor. Ama o unutamıyor. Bu yüzden roman boyunca yalnız değil, sürekli uyanık.

Hiç ekledi

Uyanık olmak bazen bir lütuf değil, cezadır.

Bu cümle sonrası bir tren sesi uzaktan duyuldu.

Ama hiçbirimiz hareket etmedik.

Sanki tren gelirse konuşma bitecekmiş gibi.

Ben sözü yeniden aldım.

Romanın bana bıraktığı en büyük soru şu oldu Körlük bir sonuç mu, yoksa bir başlangıç mı?

Ravi hemen cevap verdi.

Başlangıç.

Münzevi

Sonuç.

Hiç

İkisi de değil. Bir durum.

Bir an sustuk.

Bu kez ben devam ettim.

Bence romanın en sarsıcı tarafı şu Körlük fiziksel bir olay değil. Bir eşik. O eşiği geçtikten sonra toplum yeniden yazılıyor. Kurallar sıfırlanıyor. İnsanlar yeniden tanımlanıyor.

Münzevi yavaşça konuştu.

O zaman roman bir salgın hikayesi değil.

Değil.

Ravi tamamladı

Bir insanlık deneyi.

Hiç son noktayı koydu

Ve bu deneyin sonucu korkutucu derecede tanıdık.

Bir süre daha sessizlik oldu.

Ben gözlerimi açmadan önce içimde bir şeyin yer değiştirdiğini hissettim. Deliktaş Tüneli'nde yaşadığım o beyazlık artık sadece bir fiziksel olay değildi. Bir metafor bile değildi. Daha basit bir şeydi.

Bir hatırlatma.

Gözlerimi yavaşça açtım.

İstasyon aynıydı.

Raylar aynıydı.

Ama bakışım değişmişti.

İnsan bazen bir kitabı bitirmez.

Kitap insanın içinden geçer.

Körlük tam olarak bunu yapmıştı.

Saramago’nun romanı, bana dünyanın nasıl körleştiğini değil, insanın bunu nasıl kabul ettiğini göstermişti.

Ve belki de en önemli cümle şuydu

Görmek, yalnızca gözle ilgili bir şey değildir.

Körlük, benim için sıradan bir distopya değil, insan davranışını laboratuvar gibi açığa çıkaran bir metin oldu. Romanın gücü olaylarda değil, olaylar karşısında insanın değişim hızında yatıyor. En sağlam sandığımız değerlerin bile, kriz anında ne kadar hızlı çözülüp yerini bencilliğe bırakabildiğini gösteriyor.

Bu kitabı herkesin okuyabileceğini düşünmüyorum. Çünkü kolay bir kitap değil. Okuru rahatlatmıyor, aksine rahatsız ediyor. Ama edebiyatın en önemli işlevlerinden biri de budur rahatlatmak değil, düşündürmek.

Eğer bir okur insan doğasını, ahlakı, toplumsal düzeni ve vicdan kavramını sorgulamak istiyorsa, Körlük güçlü bir başlangıç noktasıdır. Ama sadece hikaye okumak isteyen biri için zorlayıcı olabilir.

Benim için en büyük etkisi şu oldu. Körlük, gözlerin kapalıyken bile insanın görmeye devam ettiğini gösterdi.

Not

Bu incelemede yer alan Ravi, Hiç ve Münzevi anlatımı derinleştirmek amacıyla tarafımca oluşturulmuş kurmaca düşünce karakterleridir. Kitap üzerine yapılan tartışmalar, anlatıcının zihninde kurgulanan edebi bir iç diyalog olarak tasarlanmıştır.

Yusuf Tandoğan"

✍️ Kitap İncelemesi
Yusuf Tandoğan
Yusuf Tandoğan İlk 1000
@edebiyat 01 Aug
2 beğeni
0 yorum
14 görüntülenme

Satır Arası Notlar

Yoruma kullanıcı eklemek için @kullaniciadi yazmanız yeterlidir.

💬 0 Yorum

Henüz bir yorum bırakılmamış

İlk yorumu sen yap!

Hoş Geldin, Okur!