Dijital Kitaplık Logo

Dijital Kitaplık

Kitap Alıntıları ve Dijital Kitaplık

📜

Halka Duyurulur

Yükleniyor...

⚜️

✨ Kar amacı gütmeyen bir ekip tarafından okur ve yazarlar için oluşturuldu.

🌟 Kitapların paradan daha değerli olduğu bir okur topluluğu. Ömür Boyu Ücretsiz ve Reklamsız!

Ücretsiz Kayıt Ol
Kalp Atışı: Zamanın İçimizde Attığı Saat... Mahallemiz - Ahmet Hamdi Tanpınar | Dijital Kitaplık
Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

"Kalp Atışı: Zamanın İçimizde Attığı Saat...
Mahallemizin en eski dükkanlarından biriydi. Ne zaman önünden geçsem vitrindeki saatler dikkatimi çekerdi. Kimisinin camı çatlamıştı, kimisinin rakamları silinmişti. Bazıları yıllardır durmuştu ama dükkanın vitrininden hiç kaldırılmamıştı. Çocukken bunu anlayamazdım. "Çalışmayan saat neden sergilenir?" diye düşünürdüm. Yıllar sonra fark ettim ki bazı saatler zamanı göstermek için değil, zamanı hatırlatmak için orada duruyormuş.

Dükkanın sahibi mahallemizin saatçisiydi.

Adını herkes bilirdi ama kimse ona adıyla seslenmezdi.

Herkes için o yalnızca "usta"ydı.

Ömrünü insanların bozulan saatlerini tamir ederek geçirmişti. Kimi zaman bir cep saatinin kapağıyla saatlerce uğraşır, kimi zaman onlarca yıllık bir duvar saatini yeniden çalıştırabilmek için günlerini verirdi. Dükkana her girdiğimde aynı şeyi görürdüm, başı öne eğik, gözü büyüteçte, parmakları ise küçücük dişlilerin arasında sabırla dolaşırdı.

Sonra bir gün vefat etti.

Mahallede büyük bir kalabalık olmadı.

Gazetelere haber olmadı.

Sosyal medyada kimse uzun cümleler kurmadı.

Ama ertesi sabah dükkanın kepengi açılmayınca, mahallenin saatinde görünmeyen bir boşluk oluştu.

Aradan birkaç gün geçince çocukları dükkanı toplamaya karar verdi. Kullanılabilecek eşyaları ayıracak, geri kalanları kaldıracaklardı. Yardım etmek için ben de yanlarına gittim.

Kapıyı açar açmaz yılların kokusu yüzüme çarptı.

Makine yağı...

Eski ahşap...

Pas...

Ve uzun zamandır konuşmayan bir mekanın sessizliği...

Dükkan sanki ustasını bekliyordu.

Tezgahın üzerinde yarım bırakılmış bir kol saati duruyordu. Arka kapağı açıktı. Yanında ince uçlu tornavidalar, cımbızlar, büyüteçler ve küçücük vidalar vardı. Kimse onlara dokunmamıştı. Sanki herkes, ustanın birazdan içeri girip kaldığı yerden devam edeceğine inanıyordu.

Çekmeceler açılıyor, kutular doluyordu.

Bunu ayır.

Şunu al.

Bu artık işe yaramaz.

İnsan öldükten sonra geriye yalnızca eşyaları kalmıyor.

Eşyalar üzerinden verilen kararlar da kalıyor.

Dükkanın en arka köşesinde eski bir tahta sandalye vardı.

Ayakları hafif eğilmişti.

Oturulan kısmı yılların ağırlığıyla parlamıştı.

Sessizce gidip üzerine oturdum.

Karşımdaki duvar saatine baktım.

Akrep vardı.

Yelkovan vardı.

Sarkaç da yerindeydi.

Ama saat yürümüyordu.

Tam o sırada zihnimin içinden tanıdık bir ses yükseldi.

"Ne görüyorsun?"

Münzevi'ydi.

"Durmuş bir saat."

"Yanlış."

"Neyi görüyorum o halde?"

"Durmuş bir insan alışkanlığını."

Cevap veremedim.

Münzevi'nin bazı cümleleri soru sormazdı.

İnsanın içine yerleşirdi.

Tam o sırada Ravi geldi.

Her zamanki rahat tavrıyla tezgaha yaslandı. Eline eski bir cep saati aldı, kapağını açtı, sonra tekrar kapattı.

"Garip değil mi?" dedi.

"Nesi?"

"İnsan zamanı ölçmek için binlerce saat yaptı ama yine de zamana yetişemedi."

Hiç de gecikmedi.

Eski bir tabureyi çekip oturdu.

"Sorun zamana yetişememek değil."

"Öyleyse?"

"İnsan, neyin peşinden koştuğunu unuttu."

Dükkan yeniden sessizliğe gömüldü.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

Sonra gözüm raflardan birine takıldı.

Tozun altında, yıllardır kimsenin el sürmediği birkaç kitap duruyordu.

İçlerinden birini elime aldım.

Kapağındaki tozu üfledim.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Kitabı açmadım.

Açmama gerek de yoktu.

Okumuştum.

Çünkü o an elimde tuttuğum şey yalnızca bir roman değildi.

Bir soruydu.

İnsan gerçekten zamanı ayarlayabilir mi?

Yoksa bütün ömrünü, hiçbir zaman tam olarak kontrol edemeyeceği bir şeyi düzene sokmaya çalışarak mı geçirir?

Ravi sessizliği bozdu.

"Bu kitabı neden burada okumamız gerektiğini biliyor musun?"

Başımı salladım.

"Hayır."

"Çünkü burası zamanın tamir edildiği yer."

Hiç gülümsedi.

"Hayır."

"Burası, insanların zamanı tamir edebildiklerine inandıkları yer."

İkisine de baktım.

Sonra yaşlı ustanın yarım bıraktığı saate...

Belki ikisi de haklıydı.

Belki de değildi.

Ama o anda şunu fark ettim.

Ben bu dükkana bir saatçiyi uğurlamaya gelmiştim.

Fakat elimde, zamanı anlatan bir romanla oturuyordum.

İşte incelemem tam da o sandalyede başladı.

İlk soruyu ben sordum.

"Zaman nedir?"

Ravi cevap vermedi.

Hiç omuz silkti.

Münzevi ise gözlerini tavana kaldırdı.

"Yanlış soruyla başladın."

"Öyleyse doğrusu ne?"

"Zaman nedir diye değil..."

"İnsan zamanı neden ölçmek ister diye sormalısın."

O cümleden sonra dükkandaki bütün saatlere yeniden baktım.

Hiçbiri birbirine benzemiyordu.

Ama hepsinin ortak bir amacı vardı.

Geçip gideni görünür kılmak.

Belki de edebiyatın yaptığı şey de buydu.

İnsan ömrünün fark edilmeyen tik taklarını görünür hale getirmek.

Ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanı, daha ilk sayfasından itibaren bana şunu düşündürmeye başladı.

Saatleri ayarlamak, belki de insanın en küçük meselesiydi.

Asıl mesele...

Kendisini hangi zamana ait hissettiğiydi.

Yazının Nabzı, Zamanın Ritmi

Münzevi'nin sorusu dükkanın içinde asılı kaldı.

"İnsan zamanı neden ölçmek ister?"

Hiçbirimiz hemen cevap vermedik.

Çünkü bazı sorular cevap beklemez. Önce insanın içine yerleşir, sonra yavaş yavaş kendini açıklamaya başlar.

Ravi, masanın üzerindeki büyüteci eline aldı. Camın ardından yarım bırakılmış saatin dişlilerine baktı.

"Şuna bak," dedi.

"Şu küçücük dişli dönmezse bütün mekanizma duruyor."

"Ne var bunda?" diye sordum.

"İnsan da böyle."

"Hayatının en büyük kırılması bazen en büyük olaylardan değil, fark etmediği küçük eksikliklerden başlar."

Hiç başını salladı.

"İnsanlar büyük acıları konuşur."

"Ama büyük değişimler çoğu zaman küçük ihmallerle başlar."

Dükkanın içinde dolaşırken raflardaki saatlere yeniden baktım.

Bazıları yıllardır durmuştu.

Bazıları hala çalışıyordu.

İlginç olan ise çalışanlarla duranların aynı sessizliği paylaşmasıydı.

O an şunu düşündüm

Bir saatin çalışıyor olması, zamanı anladığı anlamına gelmiyordu.

İnsan için de durum farklı değildi.

Sabah kalkıyor, işe gidiyor, dönüyor, uyuyor, ertesi gün aynı döngüyü tekrar ediyordu.

Hareket vardı.

Ama yön var mıydı?

İşte romanın bende bıraktığı en güçlü sorulardan biri buydu.

Ravi, cebinden telefonunu çıkardı.

Ekrandaki dijital saate baktı.

Sonra başını kaldırıp duvardaki eski sarkaçlı saate çevirdi.

"Bunların ikisi de aynı zamanı gösteriyor."

"Evet."

"Ama aynı hikayeyi anlatmıyor."

Telefon bana bugünü gösteriyordu.

Duvar saati ise geçmişi unutmamam gerektiğini.

Aralarındaki fark saniyeler değildi.

Hafızaydı.

Münzevi sessizce konuştu.

"İnsan yalnızca geleceğe bakarak yaşayamaz."

"Yalnızca geçmişe bakarak da yaşayamaz."

"Asıl mesele, ikisini aynı cümlede taşıyabilmektir."

Bu söz bana uzun süre eşlik etti.

Belki de bu yüzden bazı toplumlar değişimi yalnızca eskiyi yıkmak sanıyor.

Bazıları ise eskiyi korumayı ilerlemek zannediyor.

Oysa ikisi de tek başına eksik.

Hiç, tezgahın üzerindeki paslı tornavidayı eline aldı.

"Bu alet yıllardır burada."

"Eski diye işe yaramaz mı oldu?"

"Hayır."

"Peki yeni çıkan her alet daha mı iyi?"

Yine cevap vermedik.

Çünkü cevap, elimizde tuttuğumuz tornavidada değil, ona nasıl baktığımızdaydı.

Tam o sırada yaşlı ustayı düşündüm.

Hayatı boyunca onlarca saat tamir etmişti.

Ama hiçbir saatin akrebini zorla ileri almaya çalışmamıştı.

Önce mekanizmayı anlamıştı.

Sonra müdahale etmişti.

Belki de insanın kendisiyle kurduğu ilişki de böyle olmalıydı.

Kendimizi değiştirmeden önce kendimizi anlamayı öğrenmeliydik.

Ravi hafifçe gülümsedi.

"İşte bu yüzden iyi edebiyat acele etmez."

"Neden?"

"Çünkü insanı ikna etmeye çalışmaz."

"İnsanla birlikte düşünür."

Ben kitabı yeniden elime aldım.

Kapak hala aynıydı.

Ama dükkan artık aynı dükkan değildi.

Çünkü bazen değişen mekan değildir.

Mekana bakan insandır.

Ve galiba bu yüzden o eski saatçi dükkanından elimde yalnızca bir kitapla ayrılmayacaktım.

Yanımda, uzun süre susmayacak birkaç soru da götürecektim.

Aynı sessizlikle yürümeye devam ettik.

Okuru, dünyayı değiştirdiğine inandırmadan, dünyaya bakan gözünü biraz olsun değiştirebilmek.

Ve bazen bunun için koca bir enstitüye değil...

Eski bir saatçi dükkanındaki sessizlik kadar küçük bir ana ihtiyaç vardır.

Zamanın Ölçüsü Değil, İnsanın Ölçüsü

Dükkandan ayrılmadan önce bir kez daha raflara baktım.

Kimi saatler çalışıyordu.

Kimileri yıllardır durmuştu.

Fakat o an fark ettim ki hiçbirinin değeri yalnızca zamanı doğru göstermesinde değildi. Bazıları çalışmasa bile geçmişi taşıyordu. Bazıları ise çalıştığı halde hiçbir hikaye anlatmıyordu.

Sanırım Saatleri Ayarlama Enstitüsü de tam bu ayrımın üzerinde duruyor.

İlk bakışta zamanı merkeze alan bir roman gibi görünse de, biraz durup düşündüğünüzde aslında zamanın kendisini değil, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Saat burada yalnızca bir nesne değil, alışkanlıkların, düzen arayışının, değişme isteğinin ve bazen de değişmekten duyulan korkunun simgesine dönüşüyor.

Ravi sessizce yanıma geldi.

"İnsan neden düzen kurmak ister?"

Sorunun cevabını hemen vermedim.

Çünkü düzen, çoğu zaman güven duygusuyla karıştırılıyor. Oysa düzen kurmak ile anlam kurmak aynı şey değil. Hayatımızı belirli saatlere, takvimlere ve planlara göre yaşayabiliriz, fakat bunların hiçbiri, neden yaşadığımız sorusunu tek başına cevaplamaz.

Hiç, masanın üzerindeki durmuş bir cep saatini eline aldı.

"Bunun akrebi yürümüyor."

"Evet."

"Ama insanın zihni yürüyorsa, bu saat gerçekten durmuş sayılır mı?"

İşte romanın en sevdiğim yönlerinden biri burada ortaya çıkıyor.

Okuru kesin yargılara götürmüyor.

Onu, kendi düşüncelerinin içine bırakıyor.

Bir cümleyi okurken bazen gülümsüyor, birkaç sayfa sonra aynı cümleyi yeniden hatırlayıp bu kez duraksıyorsunuz. Çünkü yazarın asıl başarısı, okura cevap vermek değil, doğru soruları fark ettirmek.

Münzevi uzun zamandır sustuğu yerden konuştu.

"İnsan yalnızca geçmişte yaşayamaz."

"Doğru."

"Yalnızca gelecekte de yaşayamaz."

"Doğru."

"O halde yaşadığı an neden bu kadar kısa sürüyor?"

Bu soru, yalnızca romanın değil, günlük hayatın da sorusu aslında.

Çoğu zaman geçmişe özlem duyuyor, geleceğe yetişmeye çalışıyor ve içinde bulunduğumuz anı fark etmeden tüketiyoruz. Belki de bu yüzden zamanın hızlandığını söylüyoruz. Oysa hızlanan zaman değil, dikkatimizi kaybeden biziz.

Eski saatçi ustası, bir mekanizmayı tamir etmeden önce uzun süre inceliyordu. Hiçbir parçayı aceleyle sökmüyor, hiçbir yayı zorlamıyordu. Çünkü biliyordu ki anlamadan yapılan her müdahale, tamirden çok tahrip getirir.

İnsan da kendine böyle yaklaşabilseydi belki birçok kırılmayı daha farklı yaşardı.

Önce anlamak...

Sonra değiştirmek...

Belki de gerçek dönüşümün sırası buydu.

Bu yüzden romanı okurken beni en çok etkileyen şey, büyük olaylar ya da gösterişli fikirler olmadı. Beni etkileyen, sıradan görünen ayrıntıların insanı düşünmeye zorlamasıydı. Günlük hayatın içinde çoğu zaman fark etmediğimiz alışkanlıklar, küçük davranışlar ve kendimize bile açıklayamadığımız çelişkiler, kitabın satırlarında farklı bir ışık altında görünmeye başlıyor.

Ravi gülümsedi.

"İyi kitaplar insanı değiştirmez."

Başımı kaldırdım.

"Öyle mi?"

"Hayır."

"İyi kitaplar, insanın değişebileceğini hatırlatır."

Belki de bu yüzden bazı eserler yıllar geçse de güncelliğini kaybetmiyor. Çünkü çağlar değişse de insanın kendisiyle hesaplaşması bitmiyor. Kullanılan araçlar değişiyor, yaşanan şehirler değişiyor, konuşulan dil bile zamanla dönüşüyor, fakat insanın anlam arayışı aynı canlılığını koruyor.

Benim için Saatleri Ayarlama Enstitüsü tam da bu nedenle yalnızca okunacak bir roman değil, üzerine uzun süre düşünülecek bir metindir. Onu bitirdiğinizde elinizde kalan şey bir olay örgüsü değil, zihninizde dolaşmaya devam eden sorulardır.

Belki de gerçek edebiyatın en önemli ölçüsü budur.

Kitabı kapattığınızda hikaye bitmez.

Asıl okuma, ondan sonra başlar.

Okunması Gereken Bir Roman mı?

Bu soruya tek kelimelik bir "evet" cevabı vermek kolay olurdu.

Ama eksik kalırdı.

Çünkü bu romanı değerli yapan şey, yalnızca Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olması değil. Onu önemli yapan, her okurun farklı bir kapısından içeri girebilmesidir.

Kimi okur dili için okur.

Kimi, ironisini fark eder.

Kimi, toplumsal eleştiriyi ön plana çıkarır.

Kimi ise bütün bunların ötesinde, satır aralarında dolaşan insanı arar.

Bir kitabı bitirdiğimde aklımda yalnızca olaylar kalıyorsa, o kitapla arama belli bir mesafe girmiş demektir. Ama sayfalar kapandıktan günler sonra bile zihnimde tek bir cümle dolaşıyorsa, okurken fark etmediğim bir ayrıntı yeniden karşıma çıkıyorsa ya da günlük hayatın içinde yaşadığım herhangi bir an bana kitabı hatırlatıyorsa, işte o zaman gerçek bir okuma deneyimi yaşadığımı hissederim.

Bu roman bende tam olarak böyle bir iz bıraktı.

Mahalledeki saatçi dükkanından ayrıldıktan sonra uzun süre kol saatime bakamadım.

Çünkü artık saate yalnızca zamanı gösteren bir araç gibi bakmıyordum.

Bir insanın hayatı boyunca aynı masanın başında gösterdiği sabrı...

Yılların biriktirdiği emeği...

Ve her gün tekrar edilen küçük hareketlerin aslında nasıl büyük anlamlar taşıyabildiğini düşünüyordum.

Belki de iyi edebiyatın yaptığı tam olarak budur.

Bakmayı öğrettiğimiz şeylere yeniden bakmayı öğretmek.

Ravi, dükkanın kapısını kapatmadan önce bana döndü.

"Sence en değerli saat hangisiydi?"

Raflardaki eski saatleri düşündüm.

Altın kapaklı cep saatini...

Büyük sarkaçlı duvar saatini...

Camı çatlamış masa saatini...

Sonra başımı salladım.

"Hiçbiri."

"Neden?"

"Çünkü onları değerli yapan çalışmaları değildi."

"Onlara dokunan ellerdi."

Münzevi hafifçe gülümsedi.

"Aynı şey kitaplar için de geçerli."

Bir kitabı yalnızca sayfa sayısı büyütmez.

Yalnızca dili de büyütmez.

Onu büyüten, okurun zihninde açtığı boşluktur.

Çünkü bazı kitaplar okunur ve biter.

Bazıları ise biter ama okunmaya devam eder.

Benim için Saatleri Ayarlama Enstitüsü hiç bitmeyecekler arasında yer alıyor.

Bu kitabı, yalnızca edebiyat tarihindeki yerini görmek için değil, kendi hayatınıza başka bir açıdan bakabilmek için de okumanızı tavsiye ederim. Her okurun aynı sonuçlara ulaşacağını söyleyemem. Hatta tam tersini umarım. Çünkü bu romanın en güçlü yanı, herkese aynı düşünceyi vermesi değil, herkesi kendi düşüncesiyle baş başa bırakabilmesidir.

Dükkandan çıkarken son kez arkamı döndüm.

Boş sandalye hala yerindeydi.

Tezgahın üzerindeki yarım bırakılmış saat de...

Usta artık orada değildi.

Ama onun yıllarca emek verdiği o küçük dükkan, bana yalnızca saatlerin nasıl çalıştığını değil, bazen insanın da kendi iç düzenini sessizlik içinde aradığını hatırlatmıştı.

O gün mahalleden elim boş ayrılmadım.

Yanımda ne eski bir saat vardı ne de tamir edilmiş bir mekanizma.

Yanımda, uzun süre susmayacak birkaç soru vardı.

Not

Bu incelemenin girişinde yer alan mahalle saatçisi, eski saat tamircisi dükkanı ve dükkanın atmosferi gerçek bir yaşam hatırasından esinlenmiştir. Ravi, Hiç ve Münzevi ise düşüncelerimi farklı yönlerden tartışmaya açmak amacıyla oluşturduğum zihnimin sesleridir !.

Yusuf Tandoğan"

✍️ Kitap İncelemesi
Yusuf Tandoğan
Yusuf Tandoğan İlk 1000
@edebiyat 02 Aug
8 beğeni
0 yorum
11 görüntülenme

Satır Arası Notlar

Yoruma kullanıcı eklemek için @kullaniciadi yazmanız yeterlidir.

💬 0 Yorum

Henüz bir yorum bırakılmamış

İlk yorumu sen yap!

Hoş Geldin, Okur!