Dijital Kitaplık Logo

Dijital Kitaplık

Kitap Alıntıları ve Dijital Kitaplık

📜

Halka Duyurulur

Yükleniyor...

⚜️

✨ Kar amacı gütmeyen bir ekip tarafından okur ve yazarlar için oluşturuldu.

🌟 Kitapların paradan daha değerli olduğu bir okur topluluğu. Ömür Boyu Ücretsiz ve Reklamsız!

Ücretsiz Kayıt Ol
Dönüşüm — Dönüşenin Kıymeti, Dönüşemeyenin Kıyameti... - Yusuf Tandoğan | Dijital Kitaplık
BEYNİM YORMA BENİ

Yusuf Tandoğan

BEYNİM YORMA BENİ

"Dönüşüm — Dönüşenin Kıymeti, Dönüşemeyenin Kıyameti...
Süt bozulunca yoğurt olur, yoğurt bozulunca peynir. Mutfağın içinde sıradan görünen bu dönüşümün, insan hayatına bakınca tuhaf bir karşılığı var. Çünkü biz bozulmayı çoğu zaman sonla eş tutuyoruz. Bir şey eski halini kaybettiyse artık iyi değildir sanıyoruz. Oysa bazen eski halinden çıkmak, yok olmak değil, başka bir biçime geçmektir. Sütün süt olarak kalmaması onu değersizleştirmediği gibi, insanın hayat boyunca aynı insan olarak kalmaması da her zaman bir kayıp değildir.

Zeytin dalındayken kendi halinden memnundur belki, güneşi görür, yağmuru taşır, ağacın bir parçası olarak yaşar. Sonra toplanır, sıkılır, ezilir ve içindeki yağ ortaya çıkar. Zeytine sorulsa, o sırada bunun bir dönüşüm olduğunu düşünmez, yalnızca kendisine yapılanı hisseder. İnsan da çoğu zaman böyledir. Başından geçen şeyin anlamını, yaşarken değil, üzerinden zaman geçtikten sonra anlayabilir. Çünkü insan canı yanarken hayatın ne öğretmeye çalıştığını düşünmez, önce neden canının yandığını anlamaya çalışır.

Üzümün hikayesi biraz daha ağırdır. Salkım halindeyken güzeldir, dalından koparıldığında hala üzümdür. Fakat şarap olabilmesi için ezilmesi, suyunun çıkması ve sonra uzun bir bekleyişten geçmesi gerekir. Burada insanın hayatına benzeyen asıl şey ezilmekten çok beklemektir. Çünkü bazı değişimler hemen görünmez. İnsan bir gün hata yapar, ertesi gün aynı insan olarak uyanır, fakat o hatanın içinde bıraktığı düşünce, zamanla davranışlarına yerleşir. Yıllar sonra aynı mesele karşısına çıktığında başka türlü davranıyorsa, dönüşüm çoktan başlamıştır da kendisi bunun tarihini hatırlamıyordur.

Belki bu yüzden insanın bütün yaralarını hemen anlamlandırma isteğine mesafeli durmak gerekir. Her acının o anda bir hikmeti olmak zorunda değil. Bazı şeyler yalnızca kötü yaşanır. Bazı kararlar gerçekten yanlıştır. Bazı insanlar gerçekten kırar. Bazı ayrılıklar gerçekten eksiltir. Fakat hayatın bize bıraktığı her şeyi aynı biçimde taşımamız da gerekmez. İnsan, başına geleni seçemese bile ondan geriye ne bırakacağını zamanla seçebilir. Bir hatayı ömür boyu taşıyabilir ya da ondan bir ölçü çıkarabilir. Bir kırgınlığı karakterine dönüştürebilir ya da yalnızca geçmişinde bırakabilir.

Demirin hikayesinde ise başka bir şey vardır. Demir ateşe girer, kızarır ve üzerine çekiç iner. Her darbe onu biraz daha değiştirir. Fakat demiri kılıca dönüştüren yalnızca çekicin gücü değildir, darbenin nereye ineceğini bilen bir el de gerekir. İnsan için de mesele burada başlar. Hayatın vurduğu darbelerin tamamını seçemeyiz. Hangi kapının kapanacağını, kimin gideceğini, hangi yanlışın bizi yıllarca düşündüreceğini önceden bilemeyiz. Fakat yaşadıklarımızın bizi neye çevireceği konusunda bütünüyle çaresiz de değiliz. Aynı acı, bir insanı katılaştırabilir, başka bir insanı daha dikkatli yapabilir. Aynı hata, birini sürekli mazeret üretmeye götürebilir, başka birini kendi payını görmeye.

İnsanın olgunluğu belki de burada ölçülür: Başına geleni anlatmasında değil, başına gelenin kendisini neye dönüştürdüğünü fark etmesinde.

Kil de bunu sessizce bilir. Ele alındığında biçimi değişir, yoğrulur, bastırılır, genişler, daralır. Bir kap olur, bir kase olur, bir testi olur. Bazen kururken çatlar ve artık ilk haline dönemez. Fakat insanın aksine kil, çatladığı için kendisini başarısız saymaz. Biz ise kendimizde gördüğümüz her çatlağı bir kusur gibi saklamaya çalışıyoruz. Oysa bazı izler insanı eksiltmez, yalnızca nerelerden geçtiğini gösterir. Geçmişte verdiğin yanlış bir karar, bugün seni aynı yanlışı yapmaktan alıkoyuyorsa, o karar yalnızca bir hata olarak kalmamıştır. Bir bedel ödenmiş, karşılığında bir anlayış kazanılmıştır.

Toprak bütün bunların en eski örneğidir. Üzerine basılır, ağır yükler taşır, sıkışır. Kimse toprağın her gün biraz daha sıkışmasını bir yükseliş olarak görmez. Oysa yerkürenin derinliklerinde basınç yalnızca aşağı doğru çalışan bir kuvvet değildir, bazı yerlerde dağların yükselmesine sebep olan da yine o sıkışmadır. Dağın yüksekliğine bakıp altında ne kadar ağırlık biriktiğini görmeyiz.

İnsanın bazı tarafları da böyledir. Dışarıdan bakınca yalnızca sakinleşmiş bir insan görürsün. Daha az konuşuyordur, daha dikkatli karar veriyordur, bazı şeyleri eskisi kadar kişisel almıyordur. Fakat o sakinliğin altında kaç yanlış kararın, kaç pişmanlığın, kaç yeniden başlangıcın bulunduğunu bilemezsin. İnsanların çoğu yalnızca vardıkları yere bakar, oraya hangi ağırlıkların altında geldiklerini değil.

Bu yüzden artık bozulmayı yalnızca kayıp olarak düşünemiyorum. Sütün yoğurda dönüşmesi, zeytinin yağını bırakması, üzümün ezildikten sonra beklemesi, demirin ateşte biçim kazanması, kilin eller arasında yeniden şekillenmesi ve toprağın üzerine basıldıkça sıkışması aynı şeyi başka dillerde anlatıyor: Bir şeyin eski halini kaybetmesi, onun değerini kaybettiği anlamına gelmez.

Bazen insanın eski haline dönememesi iyi bir şeydir.

Çünkü bazı eski hallerimiz, bugün özlediğimiz kadar masum değildir. Bazı alışkanlıklarımızı kaybetmek gerekir. Bazı insanlara eskisi gibi bakamamak gerekir. Bazı yanlışları bir daha yapamayacak kadar hatırlamak gerekir. İnsan her şeyi geride bırakınca büyümez, geride bıraktıklarının bir kısmını içinde başka bir biçimde taşıyabildiğinde değişir.

Mesele hiç bozulmamak değil. Mesele bozulduğunda çürüyüp kalmamak da değil yalnızca. Mesele, elinde kalan parçaya bakıp ondan utanmak yerine, onunla ne yapabileceğini düşünmek. Çünkü hayat bize her zaman yeni bir malzeme vermiyor, çoğu zaman eski malzemeyi önümüze koyup yeniden çalışmamızı bekliyor.

Belki insanın en gerçek dönüşümü de burada başlıyor.

Yaşadıklarını geri alamadığında, onlara verdiğin anlamı değiştirebildiğin yerde.

Ezilmiş zeytinin yeniden zeytin olamayacağını kabul ettiğinde ama yağ olabileceğini gördüğünde, kırılmış demirin eski haline dönmeyeceğini anladığında ama başka bir biçime sokulabileceğini bildiğinde, toprağın üzerinden geçen ağırlıkları silemeyeceğini fark ettiğinde ama bazı yükseltilerin tam da o sıkışmadan doğduğunu gördüğünde...

İnsan kendisine de başka türlü bakmaya başlıyor.

O zaman geçmiş, yalnızca geride bırakılmış zaman olmaktan çıkıyor. İçinde işe yarar bir şeylerin kaldığı eski bir atölyeye dönüşüyor. Hatalar orada duruyor, pişmanlıklar orada duruyor, yanlış seçimler, kaybedilen insanlar, geç fark edilen gerçekler... Hiçbiri silinmemiş belki. Fakat hepsinin anlamı aynı kalmak zorunda da değil.

Çünkü insan bazen yaşadıklarından kurtularak değil, onları başka bir şeye dönüştürerek yoluna devam ediyor.

Ve belki hayatın en sessiz tesellisi her bozulma son değildir. Bazıları, insanın kendisine ilk kez gerçekten biçim vermeye başladığı yerdir !.

Yusuf Tandoğan"

Yusuf Tandoğan
Yusuf Tandoğan İlk 1000
@edebiyat 10 Aug
6 beğeni
0 yorum
4 görüntülenme

Satır Arası Notlar

Yoruma kullanıcı eklemek için @kullaniciadi yazmanız yeterlidir.

💬 0 Yorum

Henüz bir yorum bırakılmamış

İlk yorumu sen yap!

Hoş Geldin, Okur!