MOLEKÜLER BİYOLOJİK ÂLEM
MOLEKÜLER BİYOLOJİK ÂLEM
SELMİ GÜRBÜZER
Moleküler
biyoloji canlılık olaylarını moleküler seviyede inceleyen bir bilim dalı olup, gördüğü
büyük ilginin arka planında yatan ana etken, hayat nedir sorusuna verilecek cevabın yolunu
göstermesidir. Nitekim moleküler
biyoloji canlı maddeyi cansız maddeden ayırıcı özellikleri ortaya koyup
moleküler seviyede inceleyen bir bilim dalıdır. Mesela yediğimiz gıdalar cansız
olmasına cansız ama vücut iklimimize aldığımızda bir anda canlı olmamıza
dinamiklik kazandırabiliyor. Bu bir anlamda insan patates yemekle patates
olmuyoruz, bilakis patatesin enerjiye dönüşmesiyle birlikte organlarımız dirlik
kazanmış oluyor. Demek oluyor ki canlılık kazanan organizma cansız atomlardan
oluşmasına rağmen cansız atoma dönüşmüyor, tam aksine atom canlı hücre
içerisinde dirlik kazanmış oluyor. Anlaşılan vücut sistemi içerisinde enerji dönüşümü
varsa ancak o zaman canlılıktan söz edebiliyoruz.
İnsan
balçıktan yaratılıp ete kemiğe bürünmekle aslında ilk başlangıçta cansız bir
madde olarak yaratılmıştır. Ta ki balçıktan yaratılan insana ruh üflendi, işte o
zaman insan dirlik kazanıp kendini bilen varlık oldu. İlimde zaten kendini
bilmektir. Bu yüzden şuur melekesine ete
kemiğe bürünmüş madde gözüyle bakmayız, ruhi
kaynaktan beslenen iç gözümüz olarak bakarız hep. Nitekim bu iç gözümüz şuur sayesinde
milyarlarca galaksiden meydana gelen koca kâinatın bir insan beynine sığabildiğini
idrak etmiş oluruz. Keza kâinatla insanı birlikte bir âlem olduğunun değerlendirmesini
yapan da şuurdur. Her ne akıl kâinatı durağan olarak algılasa da şuur öyle
değil, tam aksine ruh kökünden beslenen şuur penceremiz bize kâinatın dinamik olduğunu
kendi hal lisanıyla idrak ettirir. Öyle ki Yüce Allah’ın mümin kullarına lütfettiği
ilahi idrak sayesinde hem insanın hem de kâinatın on sekiz bin âlem içerisinde
âlem olduklarının şuuruna varmış oluruz.
Ki, bu noktada ferasetiyle kimi bilge şahsiyetler insanı büyük âlem olarak
idrak ederken kimi bilge şahsiyetlerde insanı büyük âlem olarak idrak
etmişlerdir. Aslında her iki idrak penceresinden de baktığımızda bizim
açımızdan küçük büyük hiç fark etmez, her iki cenahın bilge şahsiyetleri de
ortak noktada buluşup ‘âlem’ diyorlar ya,
bu bakış açısı bize yeter artar da. Asıl
bize bu noktada düşen görev tüm yaratılmış âlemlere tefekkür gözüyle bakıp içerisinde
seyri âlem yapabilmek çok mühimdir. Tabii tefekkürden yoksun olanlar insanı
basite indirgeyip kendi yaratılış öykümüze madde gözüyle baktıkları içindir
bizim seyr-i âlem iştiyakımızdan neyi kast ettiğimizi anlamakta güçlük
çekecekleri malum. Madem her şeyi maddeye indirgeyerek moleküler biyolojinin
deruni yönünü anlamakta güçlük çekiyorlar,
o halde bizde moleküler biyolojinin gözle görülür elle tutulur mükemmel
donanımlı dış veçhesi yönüyle de ele alıp anlatmakta fayda var elbet. Sadece
mükemmel donanıma haiz oluşu mu kayda değer yanı, hiç kuşkusuz birçok alana sağladığı katkı
yanı da buna dâhil. Nitekim moleküler biyolojinin zahiri yönden en göze çarpan
katkısı hiç kuşkusuz pratik hekimlik alanına sağlayacağı kolaylıklardır. Keza olaylara
sosyolojik yönden bakan düşünce akımlarına ışık saçması bakımdan da moleküler
biyolojiden büyük ölçüde istifade edildiği bilinen bir gerçekliktir. İşte
bilinen bir gerçeklik olduğu şundan besbelli bir kere her şeyden önce:
-20. yüzyılın başından bu yana organik
kimyanın geçirdiği değişmeler,
-Laboratuvar
tekniğinin gösterdiği ilerlemeler,
-Elektron
mikroskobunun keşfi ve kullandığı alanların genişlemesi,
-Ölçü
aletlerin mükemmelleşmesi,
-Zooloji
dalında geniş genetik araştırmaların hız kazanması,
-Bilhassa 1940 yılından sonra çok
sayıda bilim adamının yetişmesi gibi etken unsurların birçok alana ışık saçıp
istifade edilmesi bunun bariz göstergesi zaten.
Bilindiği
üzere moleküler biyolojinin doğuşuna önemli ölçüde birinci derecede 1938 ila 1939
yıllarında botanikçi Matthias Schleiden ve zoolog Theodar Schwann tarafından
canlının temel taşı tek hücre olduğu ilanıyla katkı sunulmuştur. Her ne kadar o ilk katkı yıllarında hücre denildiğinde
merkezinde bir çekirdek, dışı zarla kaplı sıradan bir sıvı bir molekül gözüyle
bakılsa da ileri ki yıllarda moleküler biyolojinin modern laboratuvar
cihazlarıyla desteklenmesiyle birlikte çok daha kompleks bir yapı olduğu
anlaşılacaktır. Öyle ki, elektron
mikroskobunun keşfiyle birlikte mesela:
-Bir sinek kanadının sıradan bir şeffaf
tabaka olmayıp içerisinde hava borucukların bulunduğu bir uçuş kanadı olduğu,
-Bir bitki çekirdeğinde koca bir ağacın
programının kodlandığı,
-DNA sarmalına 50 ton ağırlığında bir balinanın
kodlandığı gibi daha nice bilinmeyen biyolojik sır perdelerinin botanik,
zooloji ve genetik gibi birçok bilim dalları sayesinde açıklık kazandığına
şahit oluruz.
Bu arada moleküler biyolojinin ilk kuruluş
tarihçesi 1943 tarihine dayandığını söyleyebiliriz. Nitekim bu tarihlerde Mcleod-Mc
Carthy deneyi ile gösterilmiş olan DNA’nın bir başka boyutta Alfred Hershey ve
Martha Chase tarafından genetik materyal olduğunun teyidine yönelik çalışmalar
damgasını vuracaktır. Derken bu sayede vücudun farklı bölgelerinde ciddi
enfeksiyonlara neden olan pnömokokların (Pneumococcus) şekil değiştirme olayında
dışardan hücrenin içerisine dâhil olan DNA parçalarının girip hücrenin
genomuyla bütünleşmesinin etkin rol oynadığı gerçeği ile yüzleşilmiş
olunacaktır. Ancak ne yazık ki bu buluş
1944 bilimsel dergilerde yayınlanmasına rağmen gereken yankı bulamamıştır. Ne zaman ki George Beadle her bir genin bir
enzim yapımı ile ilgili olduğuna dair “gen-enzim
hipotezi” çalışmalarıyla dikkat çekmeye başlar, işte o zaman DNA’nın etkin
genetik bir materyal olduğu gerçek anlamda gündemde yerini almış olur.
Evet, bilim dünyasında dur durak
bilmeyen ilerlemeler kaydedildikçe bu kez Mendel’in genetik kanunları gündeme
damgasını vurup, değim yerindeyse bu sayede gen eşleşmelerinin matematiksel
yüzde oranlarının bilgisi kanunlaşmış olur. Ve böylece Mendel’in yaptığı çalışmalar
ilerisi için ufuk açıp otozomal ve gonozomal kromozom kombinasyon gen sayısının
toplamda takriben 4 DNA bazının 423’lü bir sayıya tekabül
edebileceği belirlenmiştir. Sadece kromozomlar gen sayısı bakımından mı, hiç kuşkusuz bunun yanı sıra canlılardaki
kalıtsal özelliklerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği bilgisi de mercek altına
alınıp belirlenmiştir. Öyle ki her merak
konusu olan ince ayrıntılar beraberinde moleküler biyolojiye olan ilgiyi
artırıp, 1958 yıllarında bu ilgi zirve
yapar da. Hatta bu tarihlerde Meselson, Stahl ve Kornberg’in yanı sıra 1953
yılında Watson ve Crick tarafından ortaya atılan DNA’nın tıpkı fermuar gibi
açılıp kapanan çift sarmal bir yapıda olduğunu deneysel metotlarla takdim edilmesi
bu alana daha da büyük bir ilgi uyandırmasına ziyadesiyle yetmiştir dersek
yeridir. Hani atalarımız demişler ya merak ilmin
yarısıdır diye, aynen öylede, DNA’nın keşfiyle yapılan çalışmalar hız
kazandıkça bu kez DNA’nın kendi kendini kopyalayarak canlının yeni yapıtaşlarını
oluşturduğu bilgisine erişilmiş olunur.
Merak bu ya, bu arada insanoğlu kurcaladıkça DNA çift sarmal zincirinin bir
şeridinde herhangi meydana gelebilecek arıza durumunda diğer şerit tarafından adeta
tamir edilerekten eksikliği giderici faaliyette rol aldığı bilgisine de vakıf
olunur. Böylece bu olay evrimcilerin iddialarını çürütürcesine kromozomlarda
oluşabilecek mutasyonlara karşı yedek önlemlerin alınabileceğini de gözler
önüne seren bir delil olmuş olur.
Evet, moleküler biyoloji alanında gelişmeler ivme
kazandıkça kendi içinde alt dallara ayrılıp gerek bakteriyoloji gerekse
viroloji alanında da bilimsel anlamda önemli gelişmeler kaydedilir. Nitekim 1960’larda Werner Arber virüslerin
zararlarından korunmak adına virüsün DNA’sını yok eden bir enzimin
salgılandığını tespit etmiştir. Hamilton Smith ve arkadaşları ise ilk klonlama
denemeleriyle restriksiyon endonükleaz enzimlerinin kendine özgü bir DNA dizini
nasıl kırdığını yaptığı çalışmalarla ortaya koymuşlardır. Daniel Nathans ise
malum Siman Virüs 40 (SV 40)’ın genom haritasını çıkarma ya da replikasyon
kaynağının yerini belirlemeye yönelik restriksiyon endonükleaz denen bir enzim
türünü kullanmayı başarmıştır. Derken 1970 yıllarında başlayan bu ve buna
benzer klonlama denemeleri sayesinde rekombinant DNA çağının eşiğine gelinip bu
durum GDO teknolojilerine de ufuk açmıştır.
Nitekim Biyoteknolog girişimcisi Herbert Boyer kurduğu firma tarafından
GDO teknolojileri kullanılaraktan E. coli bakterisinin genleri değiştirilerek insülin
üretilebilmiştir, hakeza bir başka
çalışmayla da koli basilinin bir geni değiştirilerek somatostatin hormonu üretilebilmişlerdir.
İşte tüm bu buluşlar bize gösteriyor ki bilim ilerledikçe DNA’ya gen eklemek ya
da zararlı bir geni eleyip yerine faydalı genlerin ilavesi mümkün örneklere de
şahit olabiliyoruz. Bu arada Wilkins (1962), Lederberg (1958) ve Tatum (1958)
gibi araştırıcılarında önemli buluşlarını unutmamak gerekir.
İşte yukarıda bahsi geçen tüm bu çalışmalar
eşliğinde DNA’nın fonksiyonel gen diziliminin “adenin, guanin, sitozin ve timin”
denen dört harfli alfabetik baz ekseni
üzerine kurulu olduğunu ve bu alfabetik dil kodu açıldığında gelmiş geçmiş tüm insan
topluluğunun 3500 misli koca bir çınar ağacına sığacak bir gen diziliminin olduğunun
idrakine varmış oluruz. Ve bu ağacın gövdesini ise dezoksiriboz fosfat polimerleri
oluşturmakta. Bakmayın siz öyle gen
diziliminin dört harflik alfabeden ibaret olmasına, bir araya geldiklerinde protein sentezini
gerçekleştiren aktörler olarak sahne aldıklarını görürüz. İyi ki de böylesi aktörler
var, canlılık bu sayede dirlik kazanmış olmakta. Ve bugüne kadar yapılan
çalışmalarla yaklaşık 150 bin gen dizilimi keşfedilebilmiştir. Öyle anlaşılıyor
ki DNA çift sarmal helezoni yapıda ki zincirin üzerinde daha henüz keşfedilemeyen
10.000 genin varlığı söz konusudur. Hatta
kader yazgımızın kodlu olduğuna inandığımız alın yazısı geni de buna dâhildir.
Belli ki DNA’nın bütününe ulaşmak insan idrakinin çok üstünde özel bir çaba
gerektirdiğinden değil bir ömür, bin ömürde yetmeyebilir. İşte bu nedenledir ki
DNA hakkında toplamda 3 milyar harften oluşan bir bilgi bankasıdır dersek
yeridir. Hele birde o veri bankasının belleğindeki kodların yazılım şekline
dönüştüğünü düşünün, karşınıza 1000 ciltlik devasa boyutlarda bir ansiklopediye
denk gelen yani toplamda 1 milyon sayfadan ibaret dev bir külliyatla yüzleşeceğiz
demektir. Üstüne üstük yüzleşeceğimiz bu dev ansiklopedinin kopyalanması uzun
bir zamanda almıyor, tıpkı bilgisayarda
yüklü olan dosyaları “kes-kopyala-yapıştır” metoduyla anlık olarak kayıt altına alındığı
gibi bir durumdur bu. Öyle ki anlık kayıt altına alınma hızına dünyanın en
gelişmiş fotokopi ve kayıt sistemleri de yetişemeyip değim yerindeyse DNA’nın
başkanlığında gerçekleştirilen tüm bu kes-kopyala-yapıştır işlemlerinin yanında
çok zayıf kalmaktadır.
Bu arada hepimizin belki aklımızdan
şu da geçebilir, madem DNA molekülü
hücre içi faaliyetlerde A’dan Z’ye hemen her alanda dizginleri elinde tutmakta,
o halde neden kendini kopyalama ihtiyacı duyar ki? Malum her canlı doğar,
büyür, ihtiyarlar ve en nihayetinde ölmek için vardır. Dolayısıyla canlılara
dirlik katan DNA’da nesiller boyu kalıtsal yönden özelliklerini taşıyabilmek
için kendini kopyalayıp yenilemesi gerekir. Keza canlının en temel birimi
hücrelerde öyledir. Nitekim hücreler bölünerek çoğaldığı gibi vakti geldiğinde
kendilerine tayin edilen ömür süreçleri içerisinde ölüyorlar da. Dolayısıyla
hücre çekirdeğinde bulunan DNA’nın kendi karakteristik özelliklerini bir
sonraki kuşağa aktarılması adına kendini kopyalamasına şaşmamak gerekir, bu son
derece gayet tabii bir durumdur.
Hücre
içindeki yapılar
Çok
hücreli canlılar daha çok bünyesinde bulunan birbirinden farklı hücrelerin varlığıyla
dikkat çekmektedir. Nitekim bunlardan karaciğer, deri, kemik, göz (özellikle
ileri derecede ki farklılaşmış retina) hücreleri bunun en dikkat çeken tipik
örneklerini teşkil eder. Ve bu farklı özellikler, aynı zamanda bize protein sentezinin
son derece kompleks bir yapıda olduğunu gösterir. Öyle ki bu yapı içerisinde:
-Gerek oksijen taşınmasında alyuvarların
üstlendiği rol,
-Gerek iç ve dış uyarımların iletilmesinde
sinir hücrelerinin üstlendiği rol,
-Gerek vücut için gerekli olan salgı
oluşumunda salgı hücrelerinin üstlendiği rol,
-Gerekse boşaltım işlemlerinde böbrek hücrelerinin üstlendiği rol bize
belirli hücrelerin belirli fonksiyonlar için özelleştiğini gösteriyor. Böylece canlıların
gelişmesi sırasında oluşan bu özelleşmeler neticesinde organizmanın bütününe
yayılan bir iş bölümüne dayalı çeşitliliğin varlığını ortaya koymuş olur.
Hücre
içindeki yapıların birbirinden ayrılması
Biyokimyacılar
yıllardan beri hücre içerisindeki mevcut yapıların tek tek analizini yapmak
için bir takım dokuları tuz çözeltisi içerisinde suspansiyonunu sağladıktan
sonra santrifüjle hücre yapılarını birbirinden ayırmaya çalışmışlardır. Malum
ilk başta yapılan çalışmalardan ümit ettikleri türden pek netice elde edememişlerdi.
Çünkü pek çok işlemler tuz çözeltisiyle yürütüldüğü içindir hücrelerin şişip
parçalanmasına neden oluyordu. Neyse ki 1950 yıllarında tuz çözeltisi yerine
şeker kamışı çözeltisi kullanılınca hem hücre yapılarını birbirinden ayırma
işlemleri hem de bir dizi metotlar geliştirilmiştir. Nitekim farenin karaciğeri
şeker kamışı çözeltisine konulduktan sonra soğuk bir odada karıştırıcı (mixer)
içerisinde vortekslenip parçalanmaları eşliğinde karaciğer hücrelerinin serbest
hale geçmesi sağlanmıştır. Derken homojen hale gelen suspansiyon küçük
santrifüj tüpünde 700 rpm de 10 dakika düşük hızla döndürüldüğünde tüpün dip
kısmında hücre çekirdeklerinden meydana gelen bir çöküntü elde edilmiştir.
Hatta en dip kısmında parçalanmış hücrelerde bulunmaktadır. Üst kısımda
teşekkül eden sıvıda ise daha küçük yapıda hücre yapıları vardır. Şayet bu sıvı
alınıp yerçekiminin 5000 katı kuvvetle santrifüj edilirse mitokondri
hücrelerinden meydana gelmiş bir çöküntü elde edilecektir. İcabında mitokondrileri ayırdıktan sonra
geriye kalan sıvıyı da ultra santrifüjle yerçekimi gücünün 10.000 katı uygulama
kuvvetle döndüğünde bu kez tüpün dip kısmında Endoplazmik retikulum ve ribozom
ihtiva eden bir çöküntü oluşacaktır. İşte oluşan bu süspansiyon yıkama
solüsyonuyla yıkandığında endoplazmik retikulum parçaları eriyerek geriye
sadece ribozomlar kalacaktır. Bu arada ribozom
da ayrıştırıldıktan sonra arta kalan sıvı ne kadar uzun süre döndürülürse
döndürülsün tüpün dibinde çöküntü meydana gelmediği görülecektir. Derken
nihayetinde protein ve nükleik asit moleküllerinin sıvıdan ayrılma işlemleri
tamamlandığında ayrıştırılmış hücrelerin en küçük alt biriminin ribozomlar
olduğu belirlenmiş olur.
Hücrenin alt yapıları ve biyolojik
fonksiyonları
Hayatın
temeli başlangıçta bir tek hücreden meydana gelmiş olsa da sonuçta gelinen
nokta itibariyle canlı organizmalar çeşitli hücrelerden ve hücreler arasını
dolduran organik ve anorganik maddelerden kurulmuştur. Organik ve inorganik
maddeleri çoğu kez dışardan besin maddeleri yoluyla takviye ederiz. Nitekim
besin maddeleri organizma içerisinde yüklendikleri görev bakımdan üç kategoride
değerlendirilirler:
-Plastik
besinler,
-Enerjik besinler,
-Katalizör
besinler.
Plastik besinler malum başta su olmak üzere
protein, yağ, mineral ve karbonhidratlardan meydana gelmiş olup daha çok
hücrelerin yenilenmesi veya birtakım kayıpların giderilmesinde etken rol
oynarlar. Enerjik besin maddeleri de
malum karbonhidrat, yağ ve proteinler içerip, bunlar daha çok vücudumuzun
fiziksel fonksiyonlarına katkıda bulunmalarının yanı sıra ısı ve enerji temininde
güç kaynağıdırlar. Katalizör besinler ise plastik ve enerjik besinlerin
üstlendiği misyonun dışında minimum seviyelerde fizyolojik eylemlerin yanı sıra
birtakım kimyasal reaksiyonları başlatma veya hızlandırılmasında etkin rol
oynarlar. Özellikle mineraller, vitaminler ve bazı kimyevi maddeler bu kapsamda
değerlendirilir.
Hücre
zarı (Plazmalemma)
Bitki
ve hayvan hücrelerinde stoplazmanın en dış kısmı 60 ila 120 arası angström
kalınlığında zar ile çevrilidir. Söz konusu zar yapısı protein, yağ ve az
miktarda (özellikle memelilerde) karbonhidrat moleküllerinden oluşmaktadır.
Hücre zarının yapısı hakkında ilk bilimsel tez
Danielli ve Dawson tarafından ortaya atılmıştır. Bu ilk tezden hareketle hücre
zarın ortası 60 Â (angström) kalınlığında iki tabaka sıralı lipit
moleküllerinden oluşurken, dış kısımda 30 angström kalınlığında birer protein molekül
tabakasından oluşmakta. Böylece her ikisi bir arada ‘zar birim’ olarak tanımlanıp Sandviç
model olarak anlam kazanır. Öyle
anlaşılıyor ki vücut örtümüz deri bizim için ne anlam ifade ediyorsa zar birim de
bir hücre için o derece anlam ifade eder. Nitekim daha biyoloji alanında
yaptıkları çalışmalarla adından söz ettiren S.J.Singer ve G. Nicholson ikilisi
zarın bir lipit denizinde yüzen protein ve glikoproteinlerden yapılmış dışarıya
açılan almaçlar olduğunu mozaik zar modeliyle açıklık getirmişlerdir. Böylece
bu modelin ortaya konulmasıyla birlikte hücre zarının yapısını oluşturan
lipitlerin iki tabakadan müteşekkil iç içe geçmiş fosfolipit tabakası olduğu belirlenmiştir.
Ve bu iki tabakadan biri fosfolipitlerin
lipofil yağ asitlerini içeren apolar kutbunu (erimeyen kısım) oluştururken, diğeri ise fosfolipitlerin lipofiliyle
karşı karşıya gelen polar kutbunu (suda
eriyen ışınsal hidrofil kısım) oluşturduğu belirlenmiştir. Nitekim hidrofil
kutuplar her daim dışa dönük yapıda olup, hücre zarı bu şekliyle adeta deniz üzerinde
protein ataçlar taşıyan deniz firkateynli görünümünde bir lipit deryasıdır.
Hayvansal hücrelerin dış yüzey kısmı nöraminik
asidin iyonize olmuş karboksil grub bileşikler içermeleri hasebiyle negatif (-)
yüklüdürler. İşte bu konumdaki bir hücre
zarı bir hem birbirine zıt pozitif (+) ve negatif (–) elektrik yüklü iyonları hem de birbiriyle aynı
yük elektrik iyonları ayırt edebilecek ve seçebilecek özelliğe haiz bir
yapıdır. Şayet hücre zarının bu seçicilik özelliği ve kabiliyeti olmasaydı birbirinin
aynısı elektrik yük içeren iyonlar kontrolsüz bir şekilde porlardan geçip
hücreyi felakete sürüklemesi an meselesidir. İşte buna meydan vermemek için hücrenin etrafı
adeta etten duvar örülerekten statik elektrik çekim eşliğinde korunmaya
alınmıştır. Derken bu noktada hücre zarı üzerindeki porlar (delikler) gümrük kapısı işlevi görüp bu sayede giriş ve çıkışlar
kontrol altına alınmış olur.
Bu
arada zar proteinleri bulundukları konuma göre ekstrinsik ve intrinsik olarak
kategorize edilip bu elemanlar intrinsik
proteinler olarak anlam kazanır. Peki ya, zar karbonhidratlar? Malum karbonhidratlar ise malum daha çok
memelilerin alyuvar hücre zarlarında glikoprotein ya da glikolipit halde yer
alıp canlı türlerin hücre zar yapılarına göre de farklılık gösterebiliyor. Asla
doku hücrelerinin zarlarında yer almazlar. Bu arada unutmayalım ki alyuvar zarı
aracılığıyla gerçekleşen tüm hücre içi alışverişler büyük oranda difüzyon
yoluyla gerçekleşmekte. Hele bilhassa yağ
eriyikleri ve alkolde eriyen maddeler kılcal damarların duvarında ki endotelial
hücreleri kanalıyla içeriye alınırken, suda eriyebilen maddeler ise hücre gözenekleri
yoluyla absorbe edilip içeri alınmakta. O
halde zar deyip es geçmemek gerekir, sizde biyoloji derslerinde görüyorsunuz
ya, zarlar sayesinde hücre içi alış verişler gerçekleşmekte. Hele alyuvar zarı deforme olup bozulmaya bir
görsün, mesela karbonhidrat bozulumunda olduğu gibi erken yaşlanmaya neden
olacağı gibi her an kanser riski de oluşturabiliyor. Hakeza bir takım bozulmalar eşliğinde hücreler
arası zarlar vasıtasıyla bilgi aktarımı esnasında hücre içi bölünme
faaliyetlerini durdurulmasının (kontakt
inhibisyon) yanı sıra bir takım morfogenetik hücre hareketleriyle morfo alan etkisi
oluşturacak durumlarda nüksedebiliyor.
Mikrovillus
Mikrovillus
hücre zarı üzerinde çıkıntılar olarak dikkat çeken bir yapı olup, emme görevi
yapmaktadır. Örnek mi? İşte barsak epitelyumun
emilim yapma özelliğine haiz olması bunun en tipik bir örneğini teşkil eder. Bilindiği
üzere protozoa tipi tek hücreli canlılarda sinir sistemi yok olmasına yoktur
ama tıpkı barsak çıkıntılarında olduğu gibi kahır ekseriyetinde kendisini
çevreleyen çıkıntılı zar yapıları sayesinde bir şekilde dış dünya ile irtibata
geçebiliyorlar. Her ne kadar tek hücreli amibin zar üzerindeki çıkıntılar yalancı
ayak olarak isimlendirilmesi ilk etapta bizim zihnimizde hiç bir işe yaramaz algısı
oluştursa da aslında yalancı ayak denen çıkıntılar bir bakıyorsun hızla giden avına
dokunmaksızın çepeçevre sarıp bir anda ağına düşürebiliyor. Hakeza tek hücreli
canlıların bazı türleri de, tıpkı amip gibi hatırı sayılabilecek nitelikte ipliksi
uzantı ve yalancı ayakların varlığı tespit edilmiş olup kendine has bu
çıkıntıları sayesinde hem hareket manevrası kazandıkları, hem de besinlerini
temin ettikleri gözlemlenmiştir. Hatta gerek üreme hücrelerinden spermatozoitler,
gerek kamçılı terliksi ve kamçılı hayvanlar, gerekse yüksek yapılı canlıların
çeperleri de bu kabilden ipliksi çıkıntılara sahiplerdir. Belli ki kamçılı
hayvanlar kamçısını dalgalandırarak harekât manevrasını gerçekleştirirken, terliksi hayvanlar da tüylerini titreştirerek
harekât manevrasını kazanıp yol almakta. Flamanlar ise malum çizgili kaslarda mevcut
olan kayma mekanizması sayesinde hareket manevrası sergilemektedir. Peki ya
bitkiler? Elbette ki bitkilerinde kendine özgü birtakım hareket manevraları söz
konusudur. Nasıl mı? Mesela Mimosa pudica
bitkisinin bileşik yapraklarına dokunulunca derhal katlanıp büzüşüvermeleri, Venüs
bitkisinin etrafında uçuşan sineği kapana kıstıracak bir şekilde hareket
manevrası göstermesi bunun en tipik gösterge örneklerdir zaten. Bu arada şunu
belirtmekte fayda var, protozoalarında
biraz üstünde diyebileceğimiz daha gelişmiş mikro canlı türlerde de basit bir
sinir sistemi donanımda oldukları gözlemlenmiştir. Nitekim bunun en tipik örneğini merdivenimsi
görünümlü sinir yapısıyla dikkat çeken planaria sınıfı canlılarda ve solucanlarda
bunu görmek pekâlâ mümkün. Öyle ki solucanın her boğumu bağımsız çalışabilme
kabiliyetine sahip olup ortadan ikiye ayrıldığında, ayrılan parçalar rejenerasyonla yeniden
solucan hale dönüşebilmekte.
Pinosototik
veziküller
Bilindiği üzere yoğunluğu fazla olan
moleküllerin yoğunluğu az olana doğru yarı geçirgen zardan geçiş yapmasına
osmoz olayı denmektir. İşte bu osmoz
tanımlamasından hareketle diyebiliriz ki çok küçük mikron çapında moleküllerin
hücre içine osmoz yoluyla geçişi mümkün olabileceği gibi Na ve K iyonlarında
olduğu gibi pinositoz yoluyla da geçişi mümkündür.
Pinositoz
olayı hemen her hücrede vuku bulacak türden bir hadisedir. Şayet fagositoz ve pinositozun birlikte
gerçekleştirdiği bir hadise vuku bulursa bu kez bu hadise ‘endositoz’ olarak anlam kazanır. Böylece
bu sayede hücre zarında geçemeyen moleküller kesecikler halinde hücre içine
alınaraktan endositoz hadisesi gerçekleşmiş olur. Derken içeriye kesecikler halde giren moleküller
lizozomlar tarafından kuşatılıp sindirilir de. Sindirilemeyen moleküller ise
malum malum golgi hücresi ile kaynaşıp kesecikler halde hücre zarının iç
yüzeyine kadar uzanaraktan hücre cidarına yapışmış olurlar Böylece hücre
içerisinde birikmiş olan büyük çapta artık maddeler hücre cidarında ‘ekzositoz’
taşıma sistemi hadisesiyle birlikte
dışarı atılaraktan elimine edilmiş olurlar. Ne diyelim, tahliye etmekse bunun en güzel sistem örneğini
bu hadisede pekâlâ görebiliyoruz.
Siller (Cilia- cellularia)
Hücre
zarından geçmesi gereken maddeler bilindiği üzere ya pasif iletim metoduyla ya da
filtrasyon ve osmoz türü fiziki iletim basınç kuvvetiyle alınmakta. Sitoplâzma
içerisine alınamayacak türden madder de malum terliksi türü hayvanlarda olduğu
gibi aktif iletim yoluyla hücre içerisine alınmakta. İşte aktif manada iletim
elemanı diye nitelendirebileceğimiz bazı hücrelerin yüzeyinde sil ve kamçı
uzantıları hareketli ‘kinetosilia’ olarak addedilip işlev
görürken, hareketsiz olanlar da ‘stereosilia’ olarak addedilip işlev
görmektedir. Stereosiller de her ne
kadar kinetosillerden daha uzunca olsa da, bunlarda kinetozom denilen dip taneciğinin
bulunmaması dezavantaj olarak gözükmekte. Flagellum (kamçı) ise blefaroblast
denen dip taneciğinden adeta filiz veren çıkıntısıyla birlikte bir hücrede
birden fazla bulunabiliyor. Şayet sil uzantılarının knetozomları blefaroblastlarla
bir şekilde ilişkisi kesilirse bu kez kendine özgü hareket manevrasıyla devreye
girerekten iletişim kuracaktır. Nitekim ölen bir insanın burun mukozasında ve
böbrek kanallarındaki silli uzantıların ölümden 2 ila 3 gün sonra dahi hareket manevrası
gösterdikleri belirlenmiştir. Bu arada
gerek silli yapılar (kılcal organlar - cilia) gerekse kamçı
yapılar olsun hemen hepsi aynı hareket manevrasına sahiptirler. Bu yapıların
enine kesit alınıp morfolojik yönden incelendiğinde 11 adet mikrotubulustan teşekkül
ettikleri görülecektir. Nitekim bunlardan iki tanesi ismiyle müsemma merkezde
diplomikrotubulus centralis olarak yer alırken, çevrede olanlar ise ikili mikrotubuluslar
halinde 9 tane diplo mikrotubulus periferin de yer alırlar. Öyle anlaşılıyor ki
hücre zarlarında geçişler öyle gelişi güzel tesadüfen meydana geçişler olmayıp
bilakis yaratılış mucizesini tasdikleyen kontrollü geçişler olarak karşımıza
çıkmakta. Belli ki yüce Allah düşünüp tefekkür edelim diye mikron seviyelerde
hareket manevra kabiliyetine haiz yapıları böyle yaratmıştır.
Desmozom
Hücre yapılarının ortak hareket etmelerini ve
birbirlerine yapışmalarını sağlayan stoplazmik uzantılar desmozom olarak
addedilirler. Nitekim desmozomlar simetrik halde bulunup iyon geçişinin en
fazla olduğu kısımları teşkil ederler. Bunlardan küçük olanlara ‘düğme desmozom’ olarak nitelenirken
hücrenin etrafını çepeçevre saran kısımlara da ‘kemer desmozom’ olarak nitelenir. Örnek mi? İşte hücrenin mekanik
etkilere karşı korunmasında adeta koruyucu kalkan olarak düğme desmozomların
aktif halde rol alması bunun en tipik örneğini teşkil eder.
Sitoplâzma
Hücre
zarı ile nükleus arasında hyaloplazma denen saydam alan sitoplâzma olarak
tanımlanır. Malum proteinin % 25’i sitoplâzmada
yer alır. Bu proteinlerin çoğu strüktürel proteinler (yapısal protein) cinsinden olup süngerimsi ya da ağ manzarası fibril
görünümündedirler. Tabii sitoplâzma alanında sadece proteinler konumlanmış değil,
taşıyıcı RNA (tRNA) ve birçok enzimlerde
yer almakta. Nitekim protein sentezi için amino asitleri aktive eden enzimler ile
ATP reaksiyonu için gerekli enzimlerin varlığı bunu teyit ediyor zaten. Ayrıca sitoplâzma alanı içerisinde minik
oluşumlar diyebileceğimiz şu yapılar da yer alır:
-Endoplazmik
Retikulum,
-Ribozom,
-Golgi
aygıtı,
-Lizozom,
-Mitokondri,
-Sentriyol,
-Mikrotubuluslar.
Endoplazmik Retikulum
Endoplazmik
Retikulum stoplazma alanı içerisinde ağ ve borular sistemi şeklinde bir görünüm
sergilemesinin yanı sıra yer yer palade granula adı verilen yumaklar şekliyle
de göze çarpmakta. Ayrıca endoplazmik retikulumun hücre içerisinde parçalanıp
dağılmış haldeki hücre elemanı görünümüyle mikrozom
olarak addedilirken endoplazmik retikulumu oluşturan kanalların zar duvarlarının
üzerlerinde ribozomsuz görünümüyle de “agranüler
endoplazmik retikulum” olarak addedilirler. Tabii endoplazmik retikulum sadece görünümüyle dikkat çeken bir
yapı değil, aynı zamanda nükleus zarıyla stoplazma arasında hem bağlantı
kanalları oluşturması cihetiyle hem hücre içerisinde ulaşım şebekesi görevi ifa
etmesiyle de dikkatleri üzerine çekmekte.
Böylece ulaşım şebekesi rolü üstlenmesi sayesinde bir takım maddelerin
hücreye alınması, dolaşıma verilmesi gibi tüm işlemler yerine getirilmiş olunur.
Hakeza RNA’nın ve nükleoproteinlerin nükleustan sitoplâzmaya geçişi de endoplazmik
retikulum hattı yoluyla gerçekleşip, bu olay genellikle nükleus zarının devamlı
irtibat halinde bulunduğu alanlarda vuku bulduğu gözlemlenmiştir.
Ribozomlar
Ribozomlar virüsler dışında neredeyse tüm
canlı organizmaların hücre yapısında hem çekirdek içerisinde hem de stoplazma
içerisinde aynı büyüklükte yer alabiliyor. Bu arada ribozomların çekirdek içerisinde
meydana geldiği ve daha sonra sitoplazmaya geçtiği varsayımını da hesaba
katmamız gerekir. Nitekim çekirdekle
sitoplazma arasında ki bağlantı geçiş yollarında endoplazmik retikulum’un zar
üzerine yapışık halde konumlanmış hamburger sandviç görünümündeki ribozomlu yapıların
protein sentezinden etkin bir rol oynayıp adından “granüler endoplazmik retikulum” olarak söz ettirmesi bu hesabı doğrular
niteliktedir.
Golgi
aygıtı
Elektron mikroskobu, radyoaktif karbon ve hidrojen aracılığı ile
yapılan çalışmalar eşliğinde hücre zarının golgi aygıtının bir ürünü olduğu belirlenmiştir.
Ayrıca golgi aygıtından üretilen keseciklerle zar yapımı oluşumunun da sağlandığı
belirlenmiştir. Golgi aygıtının bizatihi kendisi ise birçok alt birimlerden
meydana gelmiş olup, bu alt birimlerinin
her birine diktiyozom denmektedir. Böylece
diktiyozomlardan oluşmuş yapının bütünü golgi kompleksi olarak adından söz
ettirmiş olur. Ayrıca golgi aygıtı ilk
kez 1898 de İtalyan bilgini Camilio Golgi tarafından keşfedilmesinden dolayı kendi
ismiyle müsemma olarak da adından söz ettirmiştir. Tabi sadece isim olarak değil yapı olarak da golgi
aygıtına baktığımızda agranüler endoplazmik rekilumun bir alt ünitesi olarak birbirlerine
paralel zarlardan müteşekkil tüp (sisterna) şeklinde ve geniş vakuoler sitoplâzmik
bir görünümle de dikkatleri üzerine çekmekte. Golgi aygıtı işlevsel olarak da malum bir
membran fabrikası olarak çalışmakta olup, sitoplâzma içerisinde sentez edilen
lipit, hormon, enzim vb. yapıların üzerini kendi ürettiği zarlarla sarıp
sarmalayarak adeta koruma kalkanı olarak da işlev görmekte.
Ribozomlar üzerinde sentez edilen bazı
salgı maddeleri ve enzimler endoplazmik retikulum kanalları boyunca ilerleyip
en nihayetinde golgi aygıtına konuk oldukları malum. Böylece burada konaklayaraktan
suyu alınıp konsantre edilmiş olurlar. Derken bu arada zararlı olan maddeler de
özel bir kılıfla paketlenip hücre içerisinde kullanılmak üzere sitoplâzmaya aktarılmış
olur. Şayet aktarılan paket bir artık madde ise bu durumda hücrenin dışına
atılırlar. İşte böylesine mükemmel donanım (dıctyosom) sistemi hem salgı yapan
bez hücrelerinde hem de sinir hücrelerinde mevcuttur. Hatta dıctyosomların
hücre içerisinde donanım özellikleri bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet.
Nitekim proteinlere sülfat ve şeker eklenmesi, mukopolisakkaritlerin sentezlenmesi, salgı maddelerinin yapımı, bitkilerde selüloz yapımı, karaciğerde
lipoprotein sentezi gibi daha pek çok işlevleri gerçekleştirdiği
belirlenmiştir. Diktiyozomların daha bir
başka ilginç işlevsel özelliği hücre
zarına özel bir nitelik kazandıran karbonhidratların yapımında önemli görev
üslenmiş bir organel olmasıdır.
Lizozom
Lizozomlar golgi aygıtından teşekkül etmekle beraber golgi aygıtından hücre
sitoplâzması içerisinde kolayca zedelenebilen tek katlı membran farklılığıyla
ayırd edilirler. Malum söz konusu membran lipoproteinlerden yapılmış olduğundan
protein ve lipit içeren maddeler gayet rahatlıkla lizozomdan geçişleri
sağlanabiliyor. Hem nasıl geçişler sağlanmasın ki, bikere lizozomlar bağrında
birçok enzimi barındırmasıyla meşhur bir organeldir. Bu yüzden lizozomlara enzim deposu gözüyle bakılır
da. Nitekim bağrında taşıdığı enzimlerin iki ortak özelliği olanından
birincisinin optimal etkilerini
asit ortamda gösterir olmaları, ikincisinin ise hidrolitik etki yapan ferment
özelliğine haiz olmasıdır. Hele bilhassa hidrolitik etki özellik içeren enzim
sayesinde ortamda bulunan mevcut substrat bileşenler daha da küçük parçalara
ayırmış olurlar. Şayet lizozomun membranı
delinip içindeki enzim dışarı akıtılırsa hücre içinde bir tehlike teşkil edeceğinden
sitoplâzmanın erimesine yol açacaktır. Mesela doğumdan sonra uterusta, laktasyondan
(süt salgılanması) sonra süt
bezlerinin küçülmesi gibi vakalar bu durumun en çarpıcı yansımalarını teyit
eder niteliktedir.
Şu da var ki; misyonunu tamamlamış herhangi bir organel
yapının eski konumuna kavuşması için vücut içerisinde bir takım hücrelerin
hayatını sona erdirebilecek otoliz mekanizmaların devreye girmesi gerekir.
Bunun içinde lizozomlar tam da bulunmaz biçilmiş kaftan diyebiliriz. Örnek mi?
İşte görev yapamaz hale gelen kasların zayıflamasıyla birlikte lizozomların
birer intihar çantası gibi kullanılıp otoliz (kendi kendini sindirme, yok etme) olayının gerçekleşmesi bunun en
tipik örneğini teşkil eder. Hatta alçıya
alınan bacak veya kollarda oluşan küçülme ve zayıflamanın yanı atrofi (kas erimesi) olayı buna örnek teşkil
eder.
Lizozom geçirgenliği sabit olmayıp
hücrenin o andaki ihtiyaçlarına göre ayarlanmaktadır. Örneğin toksinlerin yok edilmesi,
enfeksiyonlara karşı kimyasal direnç kazanma, yabancı maddelerin parçalanması
ve eritilmesi gibi önemli fonksiyonlar bu sayede olmakta. Dahası lizozomlar bağrında
taşıdığı enzimler eşliğinde bir takım molekülleri parçalamakla kalmayıp aynı
zamanda ölen hücrelere ait açığa çıkan toksinleri de yok ederekten bir takım zehirlenmelerin
önüne de geçilmiş olunur. Nitekim ölen hücrelerin içerisinde lizozom enzimlerin
etkisini artıran bir asitleşme meydana gelmektedir ki; işte bu yönüyle de
lizozomlara cankurtaran veya doku polisi
gözüyle de bakılmaktadır.
Mitoz bölünme sırasında lizozomların hücre
sayıları ya azalır ya da hücre kenarına itilirler. Hatta lizozom zarının
geçirgenliğini artıran karsinojen maddeler verildiğinde mitoz bölünme hızının
arttığı gözlemlenmiştir. Dahası kanser meydana getiren mor ötesi ışınlar, hava
kirliliği, virüsler vs. birçok faktörün lizozom zarını tahriş ettiği ve buna
bağlı olarak lizozom deoksiribonükleazın DNA’nın yapısını bozarak hücrenin
kanserleşmesine de yol açmakta.
Mitokondriler:
Mitokondriler oksijenli solunum yapan tüm
hücrelerde görülür. Normal durumlarda homojen dağılış gösteren mitokondriler
mitoz sırasında iğ ipliklerine yakın yerlerde toplanırlar. Sayıları birkaç taneyken
özellikle karaciğer hücrelerinde 2500’e kadar çıkabiliyor. Bunlar elektron
mikroskobuyla incelendiğinde dış ve iç membrandan kurulu kompleks yapıyla
karşılaşırız. Ayrıca mitokondrium içerisinde takriben 15 bin enzime has bölüm
ayrılmıştır. Ayrılması da son derece gayet tabiidir. Zira işleri hiçte kolay
değil, çünkü birçok kimyasal çalışmalarda etkin rol almaktalar.
Mitokondrinin dış membranı kendi iç organelin çevresini
çepeçevre sararken, iç membran ise içe doğru kıvrımlar yaparak bir takım
rafların oluşumu sağlanır. Dış zar lipoprotein yapısında ve permiabilite ile
ilgili olup, iç zardaki raflar daha çok oksidatif fermentlerin sıralanmasına
yarar. Hatta bu raflar canlı bir hücrede oksidasyonla ilgili kimyasal
reaksiyonların meydana geldiği ve aynı zamanda biyolojik alışverişlerin
düzenlendiği yerlerdir. Dahası bu yerlerde asetil koenzim A’nın enzimden enzime
dönüştüğü her basamağında enerjinin açığa çıktığı gözlemlenmiştir. Bu yüzden mitokondriler
oksijen kullanan bütün canlı hücre sitoplâzmasında yer alan enerji ocakları ya
da enerji santralleri olarak bilinir. Dolayısıyla solunumun glikolitik safhası,
sitoplâzmadaki krebs çemberi ve birçok oksidasyon safhası mitokondrilerde cereyan
eder. Böylece mitokondriumun krebs solunumu yaparak hücreye enerji sağladığının
idrakine varmış oluruz. Yürümekten tutunda konuşmaya kadar birçok eylem enerji
gerektirmektedir. İşte gerekli olan bu
enerji milimetrenin % 1’i kadar hücrelerimizin içerisinde üretilip bizlere
takdim edilmektedir. Üstelik bu işi gerçekleştirirken de dünyanın en meşhur
mühendislerine dudak uçurtacak bir maharetle sergilenmektedir.
Bilindiği üzere göz hücreleri reseptörlerince
alınan zayıf bir ışık halkası da olsa göz içerisinde ki bir takım
mekanizmalarla elektrik sinyallerine dönüştürülüp beyne gönderilmek suretiyle
beyin merkezinde derhal değerlendirmeye tabii tutulduktan sonra görme hadisesi
gerçekleşir. Hiç kuşkusuz bu görme
hadisesinde belli periyodik aralıklarla 250 milyon göz hücresinin elektrik
sarfiyatında etkin rol oynayan mitokondrium hücrelerinin katkı payı da çok
büyüktür. Nitekim mitokondri hücreleri
hammadde olarak glikozu yakıp elektrik imal ederler. Ardından artık madde olarak
da su ve karbondioksit bırakmaktadırlar.
Bazı bakterilerin zar yapımsı görünümünde 2500
angström büyüklükte ki organeller mitokondri vazifesi gördüğünden dolayı bu tip
yapılar mezozom olarak addedilir. Dahası gelişmiş hücreler içinde mitokondriler
ortak yaşayan küçük organizmalar olarakta nitelendirilir. Hatta mitokondriyal DNA’lar
kendiliğinden çoğalabildiğinden hücre içerisine yerleşmiş faydalı bir virüs gözüyle
de bakılır.
Sentriyol
(Sentrozom)
Hayvan
hücrelerinde görülen bu organele bir kısım aşağı yapılı bitki hücrelerinde de görülebiliyor,
ancak yüksek yapılı bitkilerde bu tür
yapılar yoktur diyebiliriz. Sentriyoller sayıca iki tane olup mesela interfaz
safhasında sentriollerin 1 ila 2 arasında olması bunun bariz örneğini teşkil
eder. Ancak şu da var ki sentrioller bir
takım hücrelerde fazla sayıca da olabiliyor. Bilhassa mitoz bölünme geçiren hücrelerin
fikse edilmiş ve boyanmış preparasyonlarında sentriolün bir tabaka ile çevrildiği
görülüp bu tabaka ‘mikrosentrum’ olarak
addedilir. Sentrosferde sadece yoğun kalınlaşmaya yüz tutmuş
kesif bir tabakayla çevrili olmayıp aynı zamanda atrosfer (aster) denen ışınsal
uzantılarla da çevrilidir.
Mikrobody
(Peroksizom)
Bu organel için ingilizce dışında tüm dillerde
pek karşılığı yoktur. Olsun, karşılığı olmasa da mikrobodylerin konsantrik lameller
şeklinde ki içyapısı ve özel bir morfolojik yapısıyla dikkatleri üzerine
çekiyor ya, bu yetmez mi? Birkere her şeyden önce ürikaz, D-amino asit oksidaz,
hidroksi asit oksidaz ve katalaz gibi enzimlerin lameller üzerinde yer alıp iki
grup altında kategorize edilmesi adından ziyadesiyle söz ettirmesine yetmiştir.
Malum birinci grupta yer alan ürikaz, D-aminoasitoksidaz ve hidroksi asit oksidaz
enzimlerin faaliyetleri sonucunda sırasıyla ürik asit, hidroksi asit ve D- aminoasitlerden
oluşan oksidatif hidrojen peroksit (H2O2)
meydana gelmektedir. Derken hücre içinde zehir teşkil eden bu söz konusu maddeler
ikinci gruptaki katalazlar tarafından su ve oksijene ayrılırlar. İşte bu
nedenledir ki bu tür özelliklere haiz mikrobadilere ‘peroksizom’
denmektedir. Özellikle peroksizomlar karaciğer, böbrek, kalp kası ve maya
ve yüksek bitkilerin çeşitli hücrelerinde bulunmaktalardır.
Nükleus zarı (Çekirdek-
nükleolemma=nüklear membran)
Belli ki çekirdek zarı etrafındaki ışığı fazla
kırsın diye küremsi ve keskin sınırlı zarla kaplı iç ve dış olmak üzere iki kat
lipoprotein tabakasıyla donatılmıştır. Bu yüzden nükleus zarı elektron seçicilik
kabiliyetine sahip özelliktedir. Zarın membranı geçirgen değildir, ama yaklaşık
500 Â (Angroström milimetrenin yüz binde
biri) çapında porlar sayesinde sitoplâzmayla nükleus arasında köprü
oluşturabiliyor. Çekirdek içerisinde kalan kısımda ise karyolenf denen çekirdek
sıvısı bulunur. Karyolenf sıvı yatağı tıpkı sitoplâzma sıvı yatağında olduğu
gibi kendine özgü birtakım organelleri taşımaktadır. Bu organeller arasında en önemlisi
nükleolus ve hücrenin çoğalmasında aktif sorumluluk üstlenen en DNA
molekülünden başkası değildir elbet.
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorum yapmak için giriş yapın veya üye olun.