Gözyaşı öyle gözden aşağı akınca kireç yapmaz, gömleğinin yeniyle siler, iki üç kere sümüklerini çekersin. O kolay olanı. Fakat gözden içe doğru akınca çok pis oluyor, çaydanlık dibi gibi bembeyaz oluyor insanın içi... Sen daha çocukluğunun tozunu atamamışken, bir de kireç bağlıyorsun, ne fena. O tortudan illa kurtulman lazım; yapamazsan tadı tuzu olmuyor gönlünde demlediğin yeni aşkların.
Sana bir dost tavsiyesi, ruhundaki rutubeti keşfetmen zaman alır; fark ettiğinde, kollarını sıva, kendi çocukluğunu kendin temizleyeceksin.
Ahhh, dostların çokluğu ile yalnızlığın mevcudiyeti arasında hiçbir alaka olmadığını zamanla anlayacaksınız. Ne diyordu şair, ne zaman bir doata gitsem evde yoklar...
[...] on beşimden beri yapayalnızım. En az herkes kadar, en çok benim kadar.
İlla bir şey oldum diyeceksek, diyebilirim ki fena halde tükendim.
Otuz yaşındaydım. Ama kırk yaşında, elli yaşında da olsan annen hayattaysa ona hep ihtiyaç duyuyorsun.
Konuşana kadar herkes sıradan, herkes birbirinin aynısıydı; dertlerimizle farklılaşıyorduk, anlattığımızda birbirimizden ayrılıyorduk.
İhanetten nefret ederim. En büyük ihanet alışkanlıklara yapılan ihanettir.
Bazen ıhlamur ağacının altındaki bu masaya oturduğumda, çay bahçelerinin üzerinden insanların neşesini süpüren bir rüzgar estiğini düşünüyorum. Sanki her estiğinde, rüzgara kapılan ve tutamadığımız şapkalar gibi uçup gitti bir şeyler, başımız açıkta kaldı.
En son ne zaman ağlamıştım diye düşündüm, çıkartamadım. Bağırarak ağladım. Gözlerimden gözyaşı değil asit aktı sanki. Ruhumdaki pası sıradan gözyaşlarının temizlemesi zaten mümkün değildi.
En büyük umutsuzluk, neyi aradığını bilmeden aramak diye okumuştum bir yerlerde.
Anlamak için, yaralanmayı göze alıp yaklaşmak, gözünün kenarındaki çizgiler arasında kendine bir yer edinmek, o çizgilerin her birinin kaç yıl, kaç acı, kaç hayal kırıklığı, kaç yitim, kaç sızı ettiğini hesaplayıp yerleşmek göz kenarına... Görünmez bir olta bırakmak kirpiklerinin arasından içeriye doğru. Bir gölün halkalanışını izler gibi izlemek gözbebeğini. Sonra tek tek çıkartmak kalptekileri. Bazen suyun ısısı aniden düşünce kırgın olur, kendiliğinden kıyıya vurur balıklar. İnsanın kırgını da aynı, ilk önce onlar takılır oltana. Sonra daha büyük dertler, geçmiş seneler, kederler. Attığın her oltada, kırk katlı bir bohçayı açar gibi açarsın insanı. Tek tek açarsın katları, açtığın her katta bir daha yanar, her yandığında daha iyi anlarsın. Sonunda bir beyaz mendil geçer eline. O mendil insanın özü. İçinde başka bir şey barındırmayan, yekpare, başlı başına bir hazine. Onu bulduğunda daha ileriye gidemeyeceğini anlarsın. Oltana takılabilecek en büyük av, bir çeşit trofe... O mendili bohçaların içine sakladığında kaybediyor insan, oysa bul bir kilitli iğne ve iliştir göğsüne. Sekseninde titreyen ellerin olsun ister, ister doksanında tutmayan bacakların ama o ilk yıllar göğsünde dalgalansın.
[...] gülen yaşlı göremiyorsun, nasıl bir hayatsa insanoğlunun yaşadığı, yaşlanınca öldüklerini sanıyorlar; oysa ölerek yaşlanıyorlar.
İnsanoğlunun ruhuna kötülüğün nasıl sızdığını kuşlar bile anlamıyor.
[...] kendisinin bütün ağırlığıyla hissettiği, başkasının zerre görmediği kamburunu çıkartıp, öyle yürüyüp gidecek. Yalnızlar ağır yürür, o da öyle yürüyecek.
Ben saatle işi olmayanları daha çok seviyorum. Ayağına takılmış bir çuval parçasını sürükler gibi sürükledikleri yalnızlıklarını ve sırtlarındaki yükü izlemeyi daha çok seviyorum. Bu gelen de şaşırtmadı beni, üç kişilik masaya oturdu, sandalyelerin birine kendini bıraktı, diğer ikisine geçmişini yığdı.
Sofrada ağlamanın, ağlamaların en zoru olduğunu o gün anladım.
Kimse anasından kederli doğmuyor, böyle şeyler zamanla oluyor. Sadece genç kızların gözlerinde görebileceğiniz o gece yıldızı, güneş ışığı, kor alevi parlaklığını söndürecek bir şeyler zamanla çıkıyor.
Beden üşüse çaresi vardı işte, eyvah ki ruh üşüyorsa...