Mal sahibi zamanında araziyi iş bilen bir müteahhide verseydi; o ağaçları yerinde bırakır, cevherin kadir kıymetini bilir, orayı öyle güzel imar ederdi ki, rahmetli Tanpınar altıncı şehir diye kalbimi yazardı.
Kalbim tüm vücudum içerisinde, hassaten jeolojik bir öneme sahiptir. Şimdi şu çorak halini görünce insanın inanası gelmiyor tabi ama sizi temin ediyorum, buralar eskiden hep dutluktu. Öyle ki, bakmaya doyamazdınız.
Bilmiyorum demekten nasıl korkuyorduk ya Rabbi!
Ona baktığım zaman ister istemez annemle ikisini kıyaslıyor, elemin ve neşenin bu dünyada kesinlikle eşit taksim edilmediğini düşünüyordum.
[...] annem dizi izlerken yanına tuvalet kağıdı alıyordu. Dizilerde yetim kalan çocuklara, hapse giren adamlara, aldatılan kadınlara gözyaşı döküyordu. Kafayı kaldırıp bize baksa, daha ağlamaya değer bir senaryo görecekti, göremiyordu.
Koca bir tarih geçti elimden, bir kısmını sandığa sakladım, görünmezleri kalbime... Topladım ne varsa.
Durumu olmayanın durumu olana usulca sıra verdiği bir dünyadır neticede burası. Ondan alır, bundan alır. "Şundan da tart" der, "bundan da tart..." Bolca alır. Zengin gider, kibri bakkalda kalır.
Bir köy bakkalında hiç kimse, şehirlilerin tabiriyle, "Üstü kalsın" demez. Ama üstü kalır. Çok fena kalır.
İnsan burada her aradığını bulabilir, bazen ne aradığını bilmeyen insanlar da gelir; ama onlar dahi aramadıkları şeylerin dışında, aslında aradıkları ama aradıklarını unuttuğu bir şeyler alıp giderler.